Wednesday, July 05, 2006

Sevgi Çiçeğinin Buudları


1.Papatya: YAŞATMAK İÇİN YAŞAYANLAR

“Yaşadığımız en güzel deneyim gizemler (esrar) içinde olmaktır.” demiş Albert Einstein. Buyurun hayatın içinden esrarlı bir hadise ile başlayalım: “Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon, duvarın birini yıkmaya başlar. Yıkarken, duvar boşluğunda sıkışmış bir kertenkele görür, bakar ki dışardan gelen bir çivi ayağının bir tarafından girmiş diğer tarafından çıkmış. Hayvancağız ayağından çivilenmiş, öylece durup duruyor. Adam şok olur, çivili ayağı görünce. Ciğerine bıçak gibi bir sızı saplanır, kendini kötü hisseder. Biraz sonra içini derinden bir merak kaplar:

Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken kazaen çakılmıştı. Nasıl olmuştu da kertenkele 10 yıl boyunca, karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan yaşamayı başarmıştı? Adam çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar, “Neyle besleniyor acaba?” diye. Bir müddet sonra, başka bir kertenkele beliriverir, ağzında taşıdığı yemekle... İnanılmaz bir olaydır. Adamı sersemletir gördüğü manzara. Meğer ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmektedir.”

Bu nasıl sevgi, bu nasıl bağlılık ve bu nasıl vefadır Allah aşkına! Aralarındaki muhtemel ilişki türü neydi acaba? Anne-baba, eş, arkadaş, kızkardeş, sevgili, abi?.. Her ne olursa olsun ve her kim olursa olsun, bizi sevenleri katiyen üzmemeliyiz, asla terketmemeliyiz! Belki aksine sevgililerimizi üç karışımlı kuvvetli ve gizemli sevgimizle beslemeliyiz, canlı tutmalıyız. Yaşatmak için yaşamak ideali bu, ideali ve reeli... İşte gönüllerimizdeki isim isim sevgi çiçekleri, lâle, jale, sümbül, zambak, mor menekşe, nergis, ergüvan, kına çiçeği.. hepsi birer sevgili insana aittir, sevimli insanın remzidir ve herbiri kendince bakım-görüm ister. Allah sevgisi de öyle!... Tıpkı bu ibretlik olayda Hz. Rahîm’in, sonsuz merhametinin rezzakiyet burcunda tecelli etmesi misali.

2. Menekşe: HİSSÎ-AKLÎ-KALBÎ DERİNLİKLİLER

Sevgi çiçeği ne ister? Sevgi çiçeği gözyaşı ister. Sevgi çiçeği alınteri ister. Sevgi çiçeği kan ister. Bu dört başlık altında şimdiye kadar kaleme aldığımız yazılar ve içlerinde kullanılan bazı prensipler, esasen Allah sevgisi için olduğu gibi, hemen bütün sevgiler hakkında da geçerlidir, uygulanabilir cinstendir. Konunun üzerine oturduğu üç saç ayağı kabul edebileceğimiz “gözyaşı, alınteri ve kan” ifadeleri, hakikatte sevginin üç buudunu temsil eder ve hepsi bir bütün halinde sevgide kemâl makamı işaretler.

İnsan sevdiğine kavuşmak için önce duygusal rayihalarla dolar, sevinç, arzu ve özlemin gözyaşıyla patlar; Mecnun gibi şâirâne olur.. sonra Ferhat misali kazmayla dağları deler, buram buram kan terler.. ardından da vere vere herşeyini tüketen aşık artık en son, Tahir gibi -gerekirse- canını/kanını ortaya koyar, biricik varlığını sevgilisi yoluna harcar.

Gözyaşı, gözden süzülür. Ter ise, bedenin bütününden. Biri kalbi, diğeri iradeyi hem yorar, hem de yüklerini hafifletir. Tezat gibi ama değil; zıt açılardan bir bakışla öyle. Gözyaşı, gönülle manevî bağlantısı sebebiyle duygusal bir olgu, hissî.. alınteri ise irade ile bağlantısı sebebiyle daha ziyade ihtiyârî.. kan ise, inanç mahalli olan kalpten çıkışı ve latifelerin bütün kılcal damarlarından akışı ile kalbîdir.

Denilebilir ki: Gözyaşı hissî bir yoğunluk, alınteri daha çok bedenî bir yorgunluk, kan da kalbî bir adanmışlıktan ibarettir, bidayetü’l-emirde. Müteakip süreçlerinde ve neticelerinde ise bu üç “şey” birbirine karışır, birbiriyle kaynaşır ve “tek bir şey” halinde arz-ı endam eder, birbirlerinin burçlarında tecelli ederler. Gözyaşı burcunda alınteri tulû’ eder, alınteri burcunda kan.

2.Orkide: ÜÇ BUUDLU SEVGİLİLER

Tıp ilminin verilerine göre, üçte ikisi su olan insan vücudu adeta koca bir depo gibidir. Bu deponun suyu, “gözyaşı, alınteri ve kan” şeklinde üç çeşit kullanım halindedir. Tıpkı arabaların benzin, yağ, gaz depoları gibi. Boşa kullanılmadığı ve kâfî miktarda harcandığı sürece ruhlar âleminden gelen insanın dünya yolculuğunu güven ve huzur içinde tamamlamasına ve geldiği ilk yurt olan ötelere ulaşmasına fazlasıyla yeterli gelir.

Gözyaşı, alınteri ve kan, aynı zamanda insan vücudundan çıkan en önemli, en kıymetli üç kevser-misal sudur. Değer sıralamasının başında kan, sonra alınteri, sonra da gözyaşı gelir, kanaatimce. Allah’tan bir talebine ulaşmak için oturup ağlayan, yahut ibadetlerle terlemeyi, fiilen çalışmayı tercih eden, ya da canını/kanını bütün varlığını ortaya koyarak ölüme bile evet diyen üç kişinin durumu, sözkonusu değer sıralamasını veriyor gibi. Bir damla gözyaşı, bir damla alınteri, bir damla kan.. bunların hangisi daha değerli? Hangisi daha ihlaslı ise tabii ki o. Fakat eşit ihlas ölçülerinde halis niyetlerden aktılar ise, zannımca kan önce, ter sonra, gözyaşı en son gelir.

Mahiyetimizden süzülen böylesine kıymettar, bengisu değerindeki üç sıvımız, katiyen bayağı, süflî, denî, dünyevî şeylere zebil edilmemeli, edilip de ayağa düşürülmemeli, nefis ve şeytan tarafından sömürülmelerine fırsat ve imkan verilmemelidir. Bu üç cihan-baha âb-ı hayatı uğruna harcadığımız ideal, onu hak etmeli. Allah’tan başkasına kanımızı, yani bütün varlığımızı adayamayacak kadar kalp fakir-fukarayız, zaman fukarası, eşya fukarasıyız.

Allah’ı sevmek.. sevgisinde samimi olmak.. samimiyetinde sâbit/müstekarr olmak.. ve rıza kâşâlelerinde velayet sultanı kılınmak! İşin doğrusu, göğüs kafesinde bir kalp taşıyan herkes için Allah sevgisi yegâne gayedir, dûkevn eşsiz itmi’nan kaynağıdır. Ne var ki herşey bedel ister. Muhabbetullah gibi bir dürr-i yektâ, meccanen lutfedilmez. Gözyaşı, alınteri ve kan, üç boyutudur Allah sevgisinin; ahirette verilecek emsalsiz pâyelere dünyada kesilen faturadır. Burada faturayı ödeyen, orada karşılığını alacaktır.

3.Lâle: DÜŞÜNENLER-ANLAYANLAR VE AĞLAYANLAR

Muhabbet marifetten doğar. Marifet de muhabbetten. Tezat gibi görülebilir ama doğru. Aralarında bir sâlih dâire teşekkül etmiş. Birincisini Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî söylemiş: “Sevgi, bilmekten doğar.” İkincisi ise Kızılderili atasözlerinden: “Aşkı tanıdığında, Yaratıcı'yı da tanırsın.” -Fox Kabilesi-.

“Düşün, anla ve ağla!” kitabını yazmış düşünen, anlayan ve ağlayan bir gönül. Evet hakiki ilim, buudlu düşünce ve derinlikli anlayış insanı ağlatır. Marifet-i ilahiye insanın göğünde gözyaşından bulutlar oluşturur ve yoğunluğuna göre sağnak sağnak yağdırır. “Benim bildiklerimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz.” [Tirmizi, Zühd 34; İbn Mace, Zühd 19] buyuruyor Gözyaşı Peygamberi. “Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz” [Necm 53/60] diyor uğruna ağlanası Zât-ı Zülcelâl. Sahi nasıl gülebiliyorsunuz, ruhunuz nefsinizin pençelerinde can çekişirken, imanınızın iffeti şeytanın şerefsizliği ile kirlenirken...

Huzur yurduna hüzün diyarından gidilir. Dünya mü’minin hüzün yurdu, ahiret huzur. İkisi de şükür ister. “Cennete girmeyi hak eden mü’minler de derler ki: ‘Bizden hüznü gideren Allah’a hamdolsun” [Fatır 35/34]. Hüzün bazen ağlatır, bazen terletir, bazen acı acı bekletir. “İnsan için yalnız çalıştığının (alınterinin) karşılığı vardır.” [Necm 53/39] âyet-i kerimesi, Cennetin insan iradesine düşen şart-ı âdisini vurgulamaktadır. “Zaman gösterdi ki Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.” diyen Üstad Bediüzzaman Said Nursi, bu sözüyle alınteri, gözyaşı ve kanını insan hangi cihette akıtırsa, çalışmalarının kıblesi neresi ise ona göre hayırlı veya şerli bir neticeye ulaşılacağını işaretlemektedir. Cennet bedel ister, Cehennem de öyle. Fakat Cennetinki dünyada nefsin hoşuna gitmeyen şeyler olduğu için ona mükafaat, Cehenneminkiler ise nefsin dünyada zevkle yaptığı şeyler olduğu için ona da mücazaat denilmiştir. Âh âhirzaman yüzyılları âh...

Sadakatsiz sevgililerin sevimsiz çağları ne kadar sevginin sorumluluğundan kaçmak için özgürlük mazeretlerine sığınsa da, herşeye rağmen değiştirilemeyen asırlar-üstü bir gerçektir ki: Muhabbet itaati iktiza eder. Rabiatü’l-Adeviye’nin şiirinde dediği gibi: “Lev kâne hubbuke sâdıken leeta’te / İnne’l-muhibbe limen yuhıbbü mutîu. Şayet sevgin doğru olsa, itaat edersin. / Zira seven sevdiğine itaat eder.” Allah ve Rasûlü’nü seven bir kul da, dinin farzlarını, vaciplerini ve sünnetlerini, yerine getirir; yasaklarından şiddetle kaçınır. İslam’da “muâmelât” denilen sözkonusu sorumlulukların ise iki cephesi vardır, birisi fıkha bakar, diğeri tasavvufa. Fıkıh alınterine tâliptir, tasavvuf da gözyaşına.

4.Kına Çiçeği: ALLAH’LA GÜLENLER

Hülasa: Gözyaşı, ibadetlerimizin tasavvufî (tarikat) cephesini, duygusal zeminini, nostalji cihetini temsil eder; yani huşû’ derinliğini, marifet enginliğini, vicdan kültürüyle beslenmeyi, hissiyât ve letâif açılımını, kısaca namazın/ibadetlerin bâtınî şartlarını. Alınteri, ibadetlerin fıkhî (şeriat) cihetini temsil eder; yani iradî olarak ifa edilmesi gereken zahirî şartlarını yerine getirmeyi. Gözyaşı ruha, alınteri bedene bakar. Biri İslâm’ın zahirî, diğeri de bâtınî buudlarındaki mükellefiyetlerini sembolize eder. Kan ise, ruhun da kalbindeki sır, hafi ve ahfa derinliklerinde bulunan hakiki niyetlerimizi ifade eder. Meselenin özünün özü de odur.

Çünkü: “Ameller niyetlere göre değerlendirilir. Kişiye (amelinde) niyet ettiği şey verilir (ötede).” Başlangıçta hüsn-ü niyetle başlayan nice amel-i salihler vardır ki, ilerleyen süreçte istikamet üzere berdevam olamamış, hayrın şerre sapaklarından birine saparak yoldan çıkmış ve neticede günah, şirk veya küfürle noktalanmıştır. Dolayısıyla da: “Ameller neticelerine göre değerlendirilirler.” kaidesi yürürlüğe girmiştir. Neticeleri ise -esbâb âleminin şart-ı âdisi olarak- sahih niyetler ve sağlam gayretler belirler. Hepsinden öte hepsini ise sadece ve yalnızca Allah takdir eder.

[Başa dönmüş olduk ama, neylersiniz ki bütün zincirleme yorumlar neticede en başa dönmektedir, yani ana metne. Çekirdeğin ağacı, ağacın meyveleri, meyvelerin de yine çekirdekleri doğurması gibi gibi. Herşey bir çekirdeğin açılımı, herşeyin toplamı da bir çekirdek hepsi. “İlim bir nokta idi. Cahiller için çoğaltıldı” sözü Hz. Ali’nin ifadesi. Sözü bal özlü beyanla bağlayalım: “Doğrusu güldüren de O’dur, ağlatan da O'dur.” [Necm 53/43].

Musa HUB

0 Comments:

Post a Comment

<< Home