Gerçek Üzerine 2

SinHa, Bilge'yi bir kez daha şaşkınlığın doruklarına götürecek bir konuya giriş yaptı:
"Gerçek, mutlak ve sonsuz olduğu için bütünüyle kuşatılamaz. O yüzden de herkes kendi yetenek ve iç derinliğine göre ondan nasiplenir, pay alır."
"Bu konuyu biraz açar mısın?"
"Sen fil hikayesini biliyor musun?"
"Hangi fil?"
"Denizin dibindeki fil."
"Denizin dibinde fil ne gezer?"
"Neden olmasın? Yeter ki sen görebil. Ancak sana anlatacağım başka bir şey.."
"Dinliyorum..."
"Vaktin birinde padişahın biri bir rüya görmüş. Rüyada denizin dibinde geziniyormuş.
Uzakta dev bir karaltı fark etmiş. Korkusundan fazla yaklaşamamış. Karaltı ona seslenmiş: 'Yaklaş ve beni gör. Benim mahiyetimi kavrarsan, saadetlerin en büyüğüne kavuşacaksın'.
Padişah tam yaklaşmaya karar vermiş ki o anda uyanmış. Uyanınca meraka kapılmış. Acaba gerçekten denizin dibinde böyle bir şey var mıydı? Bu nasıl bir rüyaydı ve niçin ona yaklaşamamıştı? Sonunda dalgıçları toplamaya ve bu işin mahiyetini öğrenmeye karar vermiş. 'Kim bana deniz dibinde gördüğüm şeyin resmini çizebilirse ona yeryüzünün en büyük ödülünü sunacağım' diye ferman çıkarmış ve bunu tellallar aracılığıyla bütün memleketlere duyurmuş. Dünyanın dört bir yanından dalgıçlar gelmiş. Her gelen dalgıç, verileceği bildirilen ödüllere bir an önce kavuşmak arzusuyla suya dalarak deniz dibindeki karaltının neye benzediğini anlamaya çalışmış. Sayısız dalgıç denize dalıp çıkmış.
Kimisi, o bir hortumdur demiş; kimisi, o bir sütundur demiş; kimisi, o bir kamçıya benziyor demiş; kimisi, yayvan bir et parçasıdır demiş; kimisi de, yan yana iki hançerdir demiş. Her dalgıç, kendi gördüğünün doğru olduğuna yemin ediyormuş. Padişah ise söylenenlerden bir türlü tatmin olamıyormuş. Çünkü onun gördüğü karaltı dalgıçların söylediği bütün şekillerden çok farklıymış. Sabırla, onun tamamını kavrayacak ve onu olduğu gibi tarif edecek bir dalgıcın çıkmasını bekliyormuş. Sayısız dalgıç denizin dibine dalmış çıkmış. Hiç birinin söylediği tam olarak diğeri ile örtüşmemiş. Sonunda danışmanlarından biri bu parçalan birleştirmeyi akıl etmiş. Bütün parçalar yerli yerine oturtulunca gövdesi, başı, kuyruğu, hortumu, sütun gibi ayaklan ile ortaya bir fil çıkmış. Danışmanı çizilen resmi padişahın önüne koyunca, padişah büyük bir heyecanla 'Evet işte benim gördüğüm buydu!' demiş.
Bilge:
"Peki, padişah kime ödül vermiş?" diye sorunca SinHa, onun gözlerinin içine bakarak, şu cevabı verdi:
"Bak Bilge, sen de o acemi dalgıçlar gibi tek unsurda kalıyorsun. Bunu aş. Eşyayı önce bir harf olarak algıla, sonra bütüne ulaş. Eğer 'A'ya 'A' dersen, o kendisinden başka bir şey ifade etmez. Ama onu bir harf olarak görürsen o hem alfabeyi, hem katibi, hem kendisini göstermiş olur."
Bilge bu yanıt üzerine:
"Yani herkese mi ödül vermiş?" diye sorunca SinHa;
"Bundan sana ne?" dedi ve devam etti:
"Sen eğer ödüllere takılıp kalırsan bu kıssa sana hiçbir şey anlatmaz. Şimdi ben sana sorayım: 'Fili sütuna benzeten' yalan mı söylemiş oldu? Yahut 'Fil bir hortumdur' diyen padişahı aldattı mı? Ya onu hançere benzeten? Hayır, herkes kendi algılama kapasite-since onu kavrayabildi ve öyle anlattı. Kimse yanlış bir şey söylemedi, ama hepsi eksik söyledi. Çoğu doğrular da böyledir. O yüzden sana göre, ötekine göre değişir. Eğer doğruları üstüste koyabilir ve onlardan bütün meydana getirebilirsen gerçeğe ulaşmış olursun. Halbuki bilen bilir o da bulanık bir görüntüden ibarettir. Ne kadar çok sayıda doğruyu birleştirebilirsen o kadar gerçeğe yaklaşmış olursun. Ama gerçeği asla tam olarak bilemezsin. Mutlak ve sonsuzu nasıl kavrayabilirsin ki? Tabi böyle olunca senin doğrun sana, öbürünün doğrusu ona ait kalır ve herkes kendi doğrusunu daha sevimli bulur. Herkes kendi doğrusunda ısrar edince çatışma başlar, işin özü bu."
(Devam Edecek...)
Labels: Fardipli SinHa


2 Comments:
Görelilik ve empatinin izdüşümlerinde seyir haline sevkeden bir yazı bu okuduğum.
Birincisi de.
Hatta bu yazının değişik bir tarzda yazılmış olanı hatırlayınca acaba yazıyı hazırlayanın nasıl bir etkilenim içinde olduğunu meraka sevketti. Çünkü gerçek yazının kaynağı hangisiydi. Belki de her birisi yazının anafikri içinde mevcut olan göreliliğin bir tezahürü. Sinha da demiyor mu;
ödülden sana ne diye. Evet hangisinin kaynak olabileceğinden çok kavramak gerekeni yakalayabilmek.
İnsanın cevherinde Rahmet-i Sonsuz'un esma-ül hüsnası tecelli
ediyor. Ve mutlak ve sonsuzu ancak
Sonsuz'un sahibi, evveli ahiri olmayan, her türlü noksan-eksikten
münezzeh olan bize kavratabilir.
Yazdıklarımın başında belli belirsiz kendimin haklı olduğuna meyilliydim.
Bu da herkesin kendini doğru ve haklı bilmesine, bilmek istemesine güzel bir örnek.
Lakin mutlak doğru ve hak
Cenab-ı Hakk'ındır, O'ndandır, O'ndadır.
Mutlak doğruya ve hakka da
bizi Yaradan eriştirsin, inşallah.
Aynen yazıların kahramanı Bilge gibi içimde cevaplayamadığım, cevabını bulamadığım bir sürü sorunun ortasında arayış içerisindeyken bu soruları paylaşmanın ve birlikte cevap aramanın blogu okuyanlarla beraber önümüze farklı ufuklar açabileceği düşüncesiyle ilgili kitabı blogumda neşretmeye karar verdim. Her ne kadar son tahlilde herkesin sorulara bulacağı ve tatmin olacağı cevaplar birbirinden farklı ve kişiye özel olacaksa da farklı cevaplar duymak arayışımızda önümüze bambaşka yollar açacaktır kanaatindeyim. Paylaşımınız için içtenlikle teşekkür ederim.
Yeni paylaşımlarda buluşmak üzere Rabb-i Rahim'e emanet olun...
Post a Comment
<< Home