Wednesday, March 07, 2007

Önyargılardan Sıyrılış 2


"İsrailoğulları'nı, yaptığı buzağıyla aldatan Samiri mi?"
"Evet. Aslında o kimseyi aldatmadı. Sadece halkın içinde var olan bir çelişkiyi açığa çıkardı..."
"Nasıl yani?"

"Musa onlara saf bilgiyi getirdi. Ama onlar, ancak örflerinin tanımladığı bir tanrı istiyorlardı. Mısır'da gördükleri gibi, dokunulabilir ve insanın kendisiyle özdeşleştirebileceği bir tanrı. Çünkü onlar, saf bilgiyi yüklenebilecek durumda değillerdi. Ancak nesneler arası ilişkileri kavrayacak düzeydeydiler. 'Biz Mısır'da olduğu gibi dokunulabilir, karşısına geçilip konuşulabilir nesnel bir tanrı istiyoruz.' diyorlardı... O da onların o zaafını böğüren danayı yaparak ortaya çıkardı... Ona bu fırsatı veren de Allah'tır... Nitekim Musa dağda dört gün kalacaktı. O, bu süreyi 40'a tamamladı ki, halk Musa'dan ümidini kessin. Böylece içlerinde gizlediklerini korkmadan açığa çıkaracaklardı... Öyle de oldu..."

"Peki hocam, Allah, insanın doğru yola yönelmesini istediği halde niçin önüne bu kadar girift meseleler çıkarıyor..."
"İnsanlar kendilerine takdir edileni hak etsinler diye..."

"O halde inançların farklı uygulamalarla açığa çıkması Allah'ın eseri..."
"Denilebilir. Tabi bir şeye dikkat etmelisin. Farklılığı yaratan O'dur ama ihtilafı isteyen O değildir. Ana ilkeleri sabit tutup, uygulama biçimlerini, zaman, mekan ve sizin henüz bilmediğiniz bazı başka faktörlere bağlı olarak farklı kılıyor. Siz bu uygulama biçimlerindeki farklılığa bakarak bir çelişki varmış gibi algılıyor ve bu algılamayı temel esaslar için de geçerli kılıyorsunuz. O'nun, daha dar çerçeveli gruplar oluşturup dayanışasınız ve bilişesiniz diye doğanızda açığa çıkardığı bu farklılıklar, sizin objektifinizden geçer geçmez tam tersine bir görüntü kazanıp sizden olmayanlara karşı düşmanlık olarak beliriyor ve savaş gerekçesi oluyor. Gelişmeniz ve 'evrenin en öznel değeri' olduğunuz yolundaki savı gerçekleştirmeniz için gereken dinamizm ve dürtüyü O, 'yakınını sevmek ve kollamak' barışçı esasları üzerine kurmanızı isterken; siz onu, sizden olmayanları yok etmek olarak algılıyorsunuz. Bu da doğal olarak size çelişki gibi yansıyor. O, dinlerdeki uygulama farklılıklarını, siz farklı farklı toplumlar olup yardımlaşasınız ve iyiliklerde yarışasınız diye yaratıyor. Ama siz bunu savaş gerekçesi yapıyorsunuz. Evet bu bir çelişki ve Yaratıcı'nın amacına uygun değil. Ama, Yaratıcı bundan rahatsız da değil. Çünkü bu sizin tercihiniz ve sonuçları da sizin kefelerinize yazılıyor..."

"Peki Yaratıcı, bu çeşitlilikten rahatsız değilse, neden insanlar birbirlerini illa da belli sınıflandırmalara sokmaya zorluyorlar?"
"Güzel bir soru. Sanırım bunun cevabını biraz önceki açıklamamda bulabilirsin. Ama istersen bunu şimdi başka bir zamana bırakalım, insanların bu çelişkilerden hareketle niçin mesajı topyekun reddetme yönüne gittiklerini, daha doğrusu Tanrı tanımaz gibi görünen insanların nasıl böyle bir yargıya varabildiklerini anlatmaya çalışayım."

"Neden anlatmaya çalışayım, dediniz de anlatayım demediniz?"
"Çünkü muhatabım, saf bilgiyi almaya henüz hazır değil de ondan."

"Afedersiniz hocam! Pardon, size hocam diyorum, bu şekilde hitap etmemin bir sakıncası yok değil mi?"
"Tabi diyebilirsin. Bu senin algılama kapasitene bağlı. İster hocam de, ister üstat de, ister master de, istersen bilge de. Yahut hiçbir unvan kullanma. Bana vereceğin sıfat, ancak senin beni nasıl gördüğünü anlatır. Benim mahiyetime zarar vermez. Başka bir anlamı da yoktur. Bir de edindiğin izlenimleri sıralamana yarar. Tanrınıza ait bilgileriniz de öyle. Siz sizin sınırlı yetenek ve bilgilerinizle kavradığınız bir Tanrı'ya taparsınız. Ama Allah sizin sınırlı yetenek ve bilgilerinizle tanımladığınız Tanrı değildir. O, sizin kavramlarınızla kendini vasıflandırmaktan münezzehtir. O yüzden işin aslını bilenler, 'Rabbim seni, sen kendini nasıl sena edip yücelttinse öyle sena edip yüceltiriz.' dediler. Çünkü insan O'nu tam olarak kavramaktan acizdir. Ama yine de sizin O'nu tanımanız için imkanlar yarattı."

"Siz onun için mi bazen tanrı bazen Allah diyorsunuz?"
"Sizin vasıflandırdığınız Yaratıcı ancak sizin tanrımızdır; ama o Alemlerin Rabbi Allah' değildir. Çünkü Allah, Allah'tır. Ama O, siz onu kavrayasınız diye, sizi 'Sureti Rahman'da yarattı. Kendisini de sizdeki sıfatlarla açığa vurdu. Hatta sizin işinizi kolaylaştırmak için, kendisinde var olan birçok isim ve sıfatları size de verdi. Buna rağmen siz onu ancak sizdeki sınırlı istidatlar ölçeğinde bilebilirsiniz. Bu bilme de daima eksiktir."

"Neden?"
"Çünkü sizin şartlanmalarınız ve sınırlı kuşatıcılığınız, O'nun, tabiatınızda tam olarak açığa çıkmasını engeller."

"Niçin Allah bizi Sureti Rahman'da yarattı?"
"Kavramanızı kolaylaştırmak için. Şimdi ben sana Mele'den geldim desem ne anlarsın?"
"Hiçbir şey."
"Ama 250 bin ışık yılı mesafeden geldim desem bunu az çok anlarsın. Çünkü elinde ölçüler var. Yılı biliyorsun, ışık hızını biliyorsun, metreyi, kilometreyi biliyorsun. Ama Mele'yi bilmiyorsun. Yaratıcı muhatap olarak insanı seçtiği için, kendisine ait sıfatları sınırlı olarak ona da verdi. Ta ki insanlar onları basamak yaparak O'na yaklaşabilsinler, algılayabilsinler. Yani insan da bir mikro tanrıcıktır."

"Mikro tanncık mı! Bu nasıl olur?"
"Hemen telaşa kapılma. Müteal ve sonsuz olan Allah'ın ilahlık vasıflarını birilerine dağıtıyorum sanma. Çünkü O, benzemekten uzaktır ama bilinmekten değil."

"Sanırım burayı anladım. Çünkü Muhyiddin İbnü'l Arabi, Allah'ı bilmek O'nun zatını bilmenin gayrıdır.' demiş. Yani eserlerinden kudretine ve bilgisinin varlığına ulaşırız ama O'nun mahiyetini tam olarak kavrayamayız."
"Doğru. Sonsuz, sınırsız ve mekansız olanı nasıl kavrayacaksın ki! Fakat O kendi kudretinin dışavurumlarını eşyada sergilemiştir. Tabiat dediğiniz eşyadaki kudret o kadar mükemmel ve ilahîdir ki, eğer yaratıcı ile bağlantısını kuramazsanız, onu bizatihi Yaratıcı'nın kendisi zannedersiniz"

"Eskilerin tabiiyyun dedikleri tabiat taparların hataları da bu mu?
"Evet sayılabilir. Yani onları bu yaklaşımlarından dolayı hemen silip atamazsınız. Az önce sana 'A' harfinden söz etmiştim. İşte evrene A' dersen, o, A'dan başka bir şey olmaz. Ve bu uğurda söyleyeceğin her şey birbirini doğrular. Ama sen ona bir harf olarak bakarsan, birdenbire karşında duran, 'eser' olur ve ustasını göstermeye başlar."

"Nasıl bir gösterme?"
"Evrende, Yaratıcı'nın sayısız isim ve sıfatlarının, sayılamayacak kadar çok tezahürleri, ortaya çıkış biçimleri vardır. Mikro organizmalardan ta dev galaksilere varıncaya kadar bildiğin ya da bilmediğin bütün varlık formları, O sıfat ve isimlerin tecellisinden yani kendilerini gözle görülür alanda sergilemelerinden, geliyor. Ve tabi ki, bu ad ve sıfatlar Yaratıcı'ya ait oldukları için, eserlerinin de daimi olmalarını isterler. Yani nakışlarını göstermek ve bu nakışlarda ölümsüzlüğü sergileyip yaşatmak isterler. Ve keza, an be an bu evreni yeniden ve taze olarak varlık sahasında tutmak isterler. Mademki evren, Yaratıcı'nın bir tablosudur; tablonun, yapan açısından da, kudretini göstermek bakımından bakan açısından da daima tazelenmesi gerekir ki usandırmasın. Yaratıcı'nın kendisini, Allah'ın yüce misalleri vardır.' diye tanıtmasının sırrı da budur. O, isim ve sıfatlarını iki şekilde açığa vurur. Biri biraz önce açıkladığım, tezahürlerdir, diğeri de eşyanın mahiyetine yerleştirdiği faaliyetteki aşk, şevk, ve iştahadır."

"Hocam anlamakta güçlük çekiyorum. Biraz daha basit anlatabilir misiniz?"

(Devam Edecek..)

Labels:

Thursday, February 22, 2007

Önyargılardan Sıyrılış


Bilge bu yanıt karşısında sessiz kalmayı tercih etti. SinHa, onun kafasına takılan bir başka soruya dönüş yaptı:

"Sen şimdi aslında lamba yanmadığı halde, etrafın neden aydınlık olduğunu merak ediyorsun, değil mi?"
Bilge, tereddütsüz "evet" dedi.

"Çünkü karanlık senin kafanda. Onu aşamazsan, ona takılı kalırsan, hiçbir aydınlık, seni gerçekten aydınlatamaz. Oysa bana göre karanlık diye bir şey yok. Karanlık, gölgeyi asıl sanmaktır."

"Yani aslında karanlık yok mu?"
"Eşyayı ancak gözlerinle görebileceğin bilgisine saplanıp kalırsan, elbette karanlık hep var olur. Oysa sizin kör dediğiniz birçok insan, gözü sağlam birçok insandan daha iyi görüyor. Rüyada gözleriniz mi görüyor? Mutlak gerçeği kavramak için, eşikleri aşmak zorundasın. Ama eşikler de sizin için bir nimettir. Rahat yaşamanızı sağlar. Bütün sesleri duyabilsen, bütün görüntüleri görebilsen, buna dayanamazsın. O yüzden de yaratıcı kudret, insanı beş duyuya hapsetti. Bu hapsetme insanın rahatı için."

Bilgenin kafası iyice karışmıştı. "Gerçek, insanın iç aydınlığına göre değişebiliyorsa, işimiz çok zor." dedi içinden. Oysa bilim, denenebilirliği temel alıyordu. Bir deneyin sonuçlarının bilimsel olabilmesi için daima aynı sonucu vermesi esastı. Ve mırıldandı:

"Peki ya evrensel doğrular? Evrensel doğrular yok mu?"
"Elbette var. Bak küllî tümel ve sonsuz bir aklın varlığı evrensel bir doğrudur. Kimse Yaratıcı'yı reddetmez. Onun varlığı evrenseldir. Ama anlayış inançlara, bölgelere ve milletlere göre değişir. Hatta her insana göre değişir. Yeryüzünde kaç insan varsa o kadar değişik Rab anlayışı vardır. Yaratıcı'nın tanrıtanımaz sanılan insandaki dışa vurumu ise 'âmâ' halidir. Yani varlığın harici vücut giymemiş aşaması. BingBang'ın bir saniye öncesindeki durum. Bu bir boşluk halidir o, algılayamadığı için 'yok' zanneder. Ve 'Tanrı diye bir şey yok der. Böylece, kendisindeki algılama eksikliğini açığa vurur, yani farklılığını...

Çünkü her bir insan kesinlikle diğer insanlardan farklıdır. Gerçi sizi birbirinizden ayıran özellikler, binde birlik bir kesit içine sıkıştırılmıştır ama bu binde birlik kesite yerleştirilen farklılık, pratik yaşamınız açısından 34 milyar kadar ayrı özelliği içermektedir... Dolayısıyla her bir insan, Yaratıcı'nın başka bir dışavurumudur. O yüzden asla iki insan tam olarak birbirine benzemez. Tabii kavrama ve algılamaları da. Yaratıcı'yı reddeden bile O'nun varlığından hareket ederek reddeder. Olmayan şeyi nasıl reddedersin? Reddi doğuran bu binde birlik alanın içine sıkıştırılmış evrensel şifrelerdir. Bazen tek bir genin yanlış dizilimi insansı varlığın algılamasını maymunsu yaratığın anlayış düzeyine düşürür. O da evrensel şifreleri ancak bir maymunun anlayışıyla algılar ve ona göre tepki verir..."

"Bugün insanlar tek tanrıyı reddediyorlar. Geçmişte ise sayısız tanrılara inanıyorlardı. Bu nasıl oluyor?"
"Hayır onlarınki çok tanrıya inanmak değildi. Sadece Yaratıcı'ya ait isim ve sıfatları birbirinden bağımsız hale getirdiler ve her bir isme evrendeki işlevine uygun bir tanrı adı taktılar..."

"Bu nasıl olur? Allah'ın şer vasıfları mı var ki insanlar, şer tanrısı icat ettiler..."
"Şer dediğin şey nedir?"
"Yani kötülük?"
"Tamam işte, ben de onu soruyorum. Kötülük ne?"

"Yoksa o da mı görecelidir, iyilik gibi?..."
"Siz insanlar nesneleri dişi ve erkek diye ayırırsınız. Olayları da iyi ve kötü diye sınıflarsınız. Birbiriyle güreşe tutuşmuş iki insanı düşün. Birisi için kötü olan sonuç, diğeri için iyidir... Yenilen bu olayı kötü olarak değerlendirir, yenen de iyi diye tanımlar. Ve hatta sevincinden havalara fırlar... Şimdi, söyler misin maçın sonucundan beklentisi bulunmayan üçüncü şahıslar için bu tanımlamaların ne anlamı var? Onlar bir güreş izlediler. Bu oyunda birinin galip, birinin mağlup olacağını zaten biliyorlardı."

"Yani iyilik ve kötülük yok mu?"
"Olmaz olur mu? Elbette var. Ama iyilik dediğin şey her zaman her yerde iyilik, kötülük de kötülük değildir. Yerine göre değişir..."

"Ama, geçmiş dönemlere ait destan ve efsanelerde, kötülük tanrılarından, iyilik tanrılarından, öfke ve kin tanrılarından, aşk ve nefret tanrılarından bahsedilir... Nefret, öfke, gazap, cezalandırma tanrının özellikleri olabilir mi?"
"Niye olmasın? Sizin sayıp durduğunuz doksan dokuz isimden birisi de 'Mudill'dir. Yani yoldan saptıran... Bir adı da 'Cebbar'dır yani despot, dilediğini yapandır. Keza bir adı da 'Kahhar'dır. Yani kahredip yok eden... O, aynı zamanda öç alandır."

"Allah öç alır mı?"
"Elbette alır. Çünkü bir adı da 'Müntekim'dir."

"Peki bu bir çelişki değil mi?"
"Niye çelişki olsun? Alemde var olan her şeyin kaynağı Yaratıcı'ya ait bu isim ve sıfatlardır. Sende öfke bulunuyorsa, sende intikam duygusu bulunuyorsa, sende sevme ve sahip olma duygusu varsa kaynağı seni Yaratan'dadır. Onda olmasaydı sana da veremezdi..."

"Ama sosyoloji, önce çok tanrı inancının var olduğunu, sonra tek tanrılı dinlerin doğduğunu, bunların da aklın eseri olduğunu söylüyor."
"Bu bir iddia. Hem doğrudur hem yanlış..." dedi ve devam etti SinHa.

"Doğru, çünkü insan ancak aklıyla Yaratanı'nı kavrar. Yanlış, önce tek Tanrı inancı vardı... İlk insan aynı zamanda ilk mesajcıydı. Ve yaratıcısını biliyordu. Aktardığı bilgiler doğruydu. Ancak zamanla bu doğrular cahil ve tanrısal gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenlerin elinde anlamım yitirdiler ve Yaratıcı'ya ait her bir özellik, her bir ad ayrı ayrı tanrılarmış gibi algılandı. Daha doğrusu gücü ellerine geçirenler tanrılık misyonunu üstlenmek için bu soyut kavramları birer elbise gibi üstlerine giydiler..."

"Nasıl yani?"
"O'nun bir ismi yaratandır. Bu vasfa tanrıların tanrısı adı verildi. Bu bir tür doğurganlık olduğu için dişi olarak tanımlandı..."

"Niçin?"
"İnsan içine doğan manayı tanımlayamıyorsa, ona kendindeki sıfatlardan bir elbise giydirir. Örneğin her mevsim kendisini tazeleyen, yeni yeni meyveler ve çiçeklerle kendini açığa vuran doğaya 'tabiat ana' diyorsunuz. Çünkü sizin tanımlayabildiğiniz doğurganlık anneliktir. O özelliği tanrıya da yakıştırdınız... Oysa o, ne doğdu ne doğurdu.... Siz bunu havsalanıza sığdıramadığınız için evrendeki doğurganlığı da kendi özelliklerinizle adlandırdınız... Örneğin Şeytan dediğiniz varlığı düşünün. Yaratıcı onu katından kovdu. Siz onu Tanrı'ya kafa tutan bir varlık olarak algıladınız. O da tasavvurunuzda şer tanrısı olarak beliriverdi... Ne var ki, böyle düşünmeniz için nedenleriniz yok değil... Bu çelişkiler özellikle önünüze kondu. Ancak aklım gerçekten kullanabilenler bu bilmeceyi çözebilir..."

"Peki Allah bu çelişkiden rahatsız değil mi?"
"Hayır. Çünkü ona göre bir çelişki yok. Çelişki sizin kullandığınız ölçülerde, yanlış bilgilerde... Sen Samiri'yi tanır mısın?

(Devam Edecek...)

Labels:

Wednesday, February 14, 2007

Gerçek Üzerine 2


SinHa, Bilge'yi bir kez daha şaşkınlığın doruklarına götürecek bir konuya giriş yaptı:
"Gerçek, mutlak ve sonsuz olduğu için bütünüyle kuşatılamaz. O yüzden de herkes kendi yetenek ve iç derinliğine göre ondan nasiplenir, pay alır."
"Bu konuyu biraz açar mısın?"
"Sen fil hikayesini biliyor musun?"
"Hangi fil?"
"Denizin dibindeki fil."
"Denizin dibinde fil ne gezer?"
"Neden olmasın? Yeter ki sen görebil. Ancak sana anlatacağım başka bir şey.."
"Dinliyorum..."
"Vaktin birinde padişahın biri bir rüya görmüş. Rüyada denizin dibinde geziniyormuş.

Uzakta dev bir karaltı fark etmiş. Korkusundan fazla yaklaşamamış. Karaltı ona seslenmiş: 'Yaklaş ve beni gör. Benim mahiyetimi kavrarsan, saadetlerin en büyüğüne kavuşacaksın'.

Padişah tam yaklaşmaya karar vermiş ki o anda uyanmış. Uyanınca meraka kapılmış. Acaba gerçekten denizin dibinde böyle bir şey var mıydı? Bu nasıl bir rüyaydı ve niçin ona yaklaşamamıştı? Sonunda dalgıçları toplamaya ve bu işin mahiyetini öğrenmeye karar vermiş. 'Kim bana deniz dibinde gördüğüm şeyin resmini çizebilirse ona yeryüzünün en büyük ödülünü sunacağım' diye ferman çıkarmış ve bunu tellallar aracılığıyla bütün memleketlere duyurmuş. Dünyanın dört bir yanından dalgıçlar gelmiş. Her gelen dalgıç, verileceği bildirilen ödüllere bir an önce kavuşmak arzusuyla suya dalarak deniz dibindeki karaltının neye benzediğini anlamaya çalışmış. Sayısız dalgıç denize dalıp çıkmış.

Kimisi, o bir hortumdur demiş; kimisi, o bir sütundur demiş; kimisi, o bir kamçıya benziyor demiş; kimisi, yayvan bir et parçasıdır demiş; kimisi de, yan yana iki hançerdir demiş. Her dalgıç, kendi gördüğünün doğru olduğuna yemin ediyormuş. Padişah ise söylenenlerden bir türlü tatmin olamıyormuş. Çünkü onun gördüğü karaltı dalgıçların söylediği bütün şekillerden çok farklıymış. Sabırla, onun tamamını kavrayacak ve onu olduğu gibi tarif edecek bir dalgıcın çıkmasını bekliyormuş. Sayısız dalgıç denizin dibine dalmış çıkmış. Hiç birinin söylediği tam olarak diğeri ile örtüşmemiş. Sonunda danışmanlarından biri bu parçalan birleştirmeyi akıl etmiş. Bütün parçalar yerli yerine oturtulunca gövdesi, başı, kuyruğu, hortumu, sütun gibi ayaklan ile ortaya bir fil çıkmış. Danışmanı çizilen resmi padişahın önüne koyunca, padişah büyük bir heyecanla 'Evet işte benim gördüğüm buydu!' demiş.

Bilge:
"Peki, padişah kime ödül vermiş?" diye sorunca SinHa, onun gözlerinin içine bakarak, şu cevabı verdi:

"Bak Bilge, sen de o acemi dalgıçlar gibi tek unsurda kalıyorsun. Bunu aş. Eşyayı önce bir harf olarak algıla, sonra bütüne ulaş. Eğer 'A'ya 'A' dersen, o kendisinden başka bir şey ifade etmez. Ama onu bir harf olarak görürsen o hem alfabeyi, hem katibi, hem kendisini göstermiş olur."

Bilge bu yanıt üzerine:
"Yani herkese mi ödül vermiş?" diye sorunca SinHa;
"Bundan sana ne?" dedi ve devam etti:

"Sen eğer ödüllere takılıp kalırsan bu kıssa sana hiçbir şey anlatmaz. Şimdi ben sana sorayım: 'Fili sütuna benzeten' yalan mı söylemiş oldu? Yahut 'Fil bir hortumdur' diyen padişahı aldattı mı? Ya onu hançere benzeten? Hayır, herkes kendi algılama kapasite-since onu kavrayabildi ve öyle anlattı. Kimse yanlış bir şey söylemedi, ama hepsi eksik söyledi. Çoğu doğrular da böyledir. O yüzden sana göre, ötekine göre değişir. Eğer doğruları üstüste koyabilir ve onlardan bütün meydana getirebilirsen gerçeğe ulaşmış olursun. Halbuki bilen bilir o da bulanık bir görüntüden ibarettir. Ne kadar çok sayıda doğruyu birleştirebilirsen o kadar gerçeğe yaklaşmış olursun. Ama gerçeği asla tam olarak bilemezsin. Mutlak ve sonsuzu nasıl kavrayabilirsin ki? Tabi böyle olunca senin doğrun sana, öbürünün doğrusu ona ait kalır ve herkes kendi doğrusunu daha sevimli bulur. Herkes kendi doğrusunda ısrar edince çatışma başlar, işin özü bu."

(Devam Edecek...)

Labels:

Tuesday, February 06, 2007

Gerçek Üzerine


Bilge hayli uzamış saçlarını arkaya attı ve yeniden önündeki kitaba eğildi. Okuduğu hiçbir kitap, hiçbir yazı, zihinsel açlığım gideremiyor, yüreğindeki boşluğu dolduramıyor, kafasındaki sorulara cevap veremiyordu. Derin bir bezginlik ve ümitsizlik içine yuvarlandığını hissediyordu. "Eğer birileri bu zihinsel sorgularıma çözüm bulmazsa helak olacağım kesin." diye mırıldandı.

Daha sonra kafasında yoğunlaşan soruları yüksek sesle birbiri ardına sıraladı: "Doğru ne, yanlış ne? Doğru niçin doğru, yanlış niçin yanlış? Eğer doğru kesin ise niçin görecelik var? Kimine göre doğru olan niçin kimine göre yanlış? Kimine göre normal olan neden diğerlerine göre anormal? Doğruyu neye göre belirlemem gerekiyor? Doğru, yer ve kişiye göre değişiyorsa, hakikati neye göre saptayabilirim?"

Birden ürperdi. Dilinin ucunda o güne kadar aklından hiç geçirmediği bir soru şekillenmişti: "Acaba gerçek diye bir şey de mi yok?"

Sonra derin bir irkilme ile içinin allak bullak olduğunu hissetti: "Gerçek yoksa, Tanrıyı nasıl izah edeceğim? Oysa ben hissediyorum ki evrenin her zerresi bir Yaratıcının varlığını zorunlu kılıyor. Belki de bana böyle inanmam öğretildiği için, ben öyle sanıyorum. Eğer, doğrular İslam'ın esaslarındaysa neden Müslümanlar perişanlık içindeler?"

İçine doğan kuşku onu iyice sarstı: "Benim 'zorunlu' dediğim 'Tanrının varlığı' için bile kuşkuda olanlar var. Acaba Tanrı tanımazların elinde nasıl bir bilgi var ki ona dayanarak Tanrısızlığı kabullenebiliyorlar? Acaba onlarda benim ulaşamadığım bilgiler mi var?" Artık neyin doğru neyin yanlış, neyin gerçek neyin hayal olduğunu karıştırmaya başlamıştı. Başı, ardı arkası gelmeyen sorulardan kazan gibi olmuştu. Kalbi ile aklı arasında yoğunlaşan çelişki yumağını nasıl çözeceğini bilemiyordu. İnancını büsbütün yitireceği korkusuna kapıldı, ürperdi...

(Devam Edecek...)

Labels: