Thursday, May 20, 2010

Dua Üzerine...

– Üstad’ım, bize dua eder misiniz, dedi.

Uzak bir yoldan gelmişti. Eserlerini okuduğu Bediüzzaman’ı görmek, hayır duasını almak istemişti.

– İnşaAllah (c.c) kardeşim, dedi Bediüzzaman:

– Dua ibadetin özüdür. Kulun Rabbine en yakın olduğu andır.

– Adın neydi, diye sordu.

– İbrahim, diye karşılık verdi misafiri.

Bediüzzaman, uzunca bir liste çıkardı ve sonuna İbrahim’in de adını ilave etti.
Listede yüzlerce isim vardı.

– Üstad’ım, merak ettim. Bu liste nedir, dedi.

Bediüzzaman, listeyi başucuna koydu ve şöyle cevapladı:
– Nasıl ki bir yere mektup attığında, zarfın üzerine adresi yazarsan, gideceği yere doğru gider ve istenilen yere çabuk ulaşır. Aynı şekilde, dua edeceğin kimseyi de ismiyle anarsan aynı şekilde Cenab-ıhakkkın dergâhına öyle ulaşır.
İbrahim, başını salladı:

– Tamam Üstad’ım, dedi.

Bediüzzaman devamla şu dersi verdi misafirine:

Hem gıyâbî yapılan dua daha makbuldür. Çünkü ben senin ağzınla günah işlemedim, sen de bennim ağzımla işlemedin. Cenab-ı Allah (c.c) bir mü’minin diğer mü’min kardeşi için yaptığı duayı kabul eder.

Dua bir iksirdir, toprağı gümüş yapar, gümüşü de altın yapar.

Ömer Faruk Paksu
(Bediüzzaman’la Yaşayan Öyküler kitabından)

Wednesday, May 19, 2010

Peygamber Sofrasında...


Büyük bir ova ile bitişen bir dağın yamacında, güneşin hareretinin azaldığı sıralarda, kardeşlerle yere otumuş ders yapıyorduk. Ben, risaleleri yeni tanıyan genç bir kardeşin yanında oturuyordum.

Birden, ovada küçük küçük dairesel gölgeler gördüm. Yukarı baktım, gökten yüzlerce paraşütlü ve silahlı askerler iniyordu. Biz, ovadan 75-100 m. kadar yüksekteki dağın yamacında idik. Dağ ve ovanın bitiştiği yerde eski şehir harabeleri, asırlık ağaçlar ve bilhassa incir ağaçları bulunuyordu. İnen paraşütlü askerler, derhal harabelere koşup mevzileniyordu. Hemen akabinde, ufuktan toz bulutu gibi süvariler oraya doğru gelip, diğerleri ile savaşa tutuştular. Bu arada kardeşlerle susup hayretler içerisinde, hiç telaş göstermeden yalnızca onları seyrediyorduk. Fakat onlar bizim varlığımızdan haberdar değillerdi.

Her neyse… Süvariler, çok geçmeden diğerlerini harebede öldürüp, geldikleri gibi gittiler. Ben, yanımdaki kardeşe, ” Düşmanların her an gelip bizi de öldüreceklerini ve aşağıdaki silahlardan bazılarını kullanabildiğimi, ona öğreteceğimi ” söyledim. Aşağıya indik, ona bazukanın nasıl kullanıldığını gösterirken, arkamdan bir el omuzuma dokunarak:

- “Ali Uçar sen misin? ” dedi. Dönüp baktım ki, kırmızı sakalları göğsüne inen, deve yününden yapılmış ince bir cübbe içerisinde, nurani ve mütebessim bir zat:

- “Benimle gel, seninle bir yere gideceğiz! ” Ben, ” Arkadaşım da, gelebilir mi?” diye sordum. O, arkadaşıma döndü, tebessüm ederek:

- “Yooook, yooook….o, kalsın!” dedi. Bir kaç defa ısrar etmeme rağmen razı olmadı. Böylece yola koyulduk. Yolda yürürken o zat bana:

- “Bu günlerde hiç risale okudunuz mu?” diye sordu.

- “Evet” dedim. Yine sordu:

- “Orada Davud’un kıssası var mı? Ben yine “Evet” dedim. O zat:

- “Siz, yoksa Davud (a.s) mısınız? dedim. ” Evet” dedi. Bir müddet beraber yürüdükten sonra, bir hendek yanına geldik. Davud (a.s), bana:

- “Bismillahirrahmanirrahim diyerek karşıdaki kayaya atla! dedi. Onun dediğini yaparak karşıya geçtik. Daha sonra ikinci bir uçurumun ucuna gelince, Davud (a.s), bana yine:

- “Bismillahirrahmanirrahim de ve karşıya uç. Karşıda şöyle şöyle bir yere varacaksın!” diyerek bana karşı tarafta bir yer tarif etti. Sonra,

- “Anladın mı?” dedi. Ben ” Anladım ” deyince:

- “Bana tarif et!” dedi. Tarif ettim. Uçuruma bakınca, “Buradan nasıl atlanır?” diye içimden korku ve hayretle düşündüm. Fakat Davud (a.s), insana bakışları ve tebessümü ile güven veriyordu. Hem O, bir peygamber idi. “O’nun sözüne itimat edilir.” diye düşündüm. Ne var ki, bir peygamberden önce davranıp karşıya geçmek, edebe muhalif olur diye, “Önce siz geçin” dedim. Davud (a.s):

- “Önce sen geç, ben sonra geçeceğim” dedi. Ben de, besmeleyi çekip kendimi uçuruma doğru bıraktım. Ellerim önde, ayaklarım arkada, düz bir vaziyette karşıya doğru uçmaya başladım. Rüyada uçmak öyle zevkli, öyle bir lezzetli ki, anlatamam.

Her neyse… Karşı tarafa, tarif edilen yere vardım. Orada ayakta birkaç kişi konuşuyordu. Davud (a.s) yanımıza geldi ve onları bana tanıttı.

- “Bu Süleyman’dır” dedi. Ben, “Yani, Süleyman (a.s) mı ?” dedim. “Evet” dedi. Diğer birkaç peygamberi de, bu şekilde bana tanıttı. Ben, Davud (a.s) ‘a hasretle:

- “Bizim peygamberimiz nerede?” diye sordum. Davud (a.s), elini kaldırarak bir tarafa doğru işaret etti. Büyük bir iştiyakla o yöne doğru koşmaya başladım. Tam tepeye ulaşıyorum, ayağım kayıyor, otuz metre aşağıya düşüp, tekrar çıkmaya çabalıyorum. Nihayet yamacı aşarak, koşmaya devam ettim. Bol ağaçlı bir ormana girdim, gittikçe ağaçlar sıklaştı ve birden ağaçlar kesildi. Boyları göğsüme kadar gelen buğday başakları ile dolu bir düzlüğe çıktım. Ortada da bir patika yol vardı. Patika yola girer girmez, Cenab-ı Peygamber’i (a.s.m) gördüm. Büyük bir heyecan içerisinde selam verdim. Gülümseyerek selamımı alan Peygamberimiz:

- “Geldin mi, Ali?” dedi.

- “Geldim, ya Resulallah!” dedim.

O’nun gülümsemesi bana o kadar lezzet vermişti ki, tarif edemem. Adeta o gülümseme içime, iliklerime, bütün hücrelerime kadar işlemişti. Cenab-ı Peygamber (a.s.m) yüzü dolgun, yeni traş olmuş, heybetli, her tarafı nurani ve insana güven veren bir çehre içerisindeydi.

- “Ya Resulallah, bu sefer sizi çok iyi gördüm.” dedim. ( Cenab-ı Peygamber a.s.m’ı daha evvel, mükerreren zayıf görmüştüm.) Cenab-ı Peygamber (a.s.m), pazularını şişirerek, mütebessim bir şekilde:

- “Evet, çok iyiyim.” dedi. Ben buraya nasıl geldiğimi ve başımdan geçenleri anlattım. Savaştan bahsettim. Cenab-ı Peygamber (a.s.m) ciddileşmişti.

- “Onların ikisi de kafirdir. Sizlere bir zarar veremezler.” dedi. Cenab-ı Peygamber (a.s.m) ciddileşince, heybetinden dolayı insan taş kesiliyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m),

-”Arkadaşlar…” deyince, birden kendimi diğer peygamberlerin oluşturduğu bir halkanın içinde buldum. Demek ki, Resulullah (a.s.m) ile konuşurken öyle dalmışım ki, onların varlığının farkına varmamışım. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), konuşmasına devam ederek,

-”Sofrayı hazırlayın! buyurdu. Etrafımızdaki peygamberler, koşarak uzaklaştılar. Biraz sonra yemek yenecekti. Ben, Cenab-ı Peygamber (a.s.m) ile oraya doğru, O (a.s.m) önde, ben arkada yürürken, “Risale-i Nur okuduğumuzdan, talebe hizmetlerinden ve diğer hizmetlerimizden” bahsediyordum. Bu arada sofranın başına geldik. Sofra daire şeklinde idi. Cenab-ı Peygamber’in (a.s.m) oturduğu yerin hemem sağında Davud (a.s) ve ben vardım. Karşımdaki zatın kim olduğu zihnimi kurcalıyordu. Herhalde Yusuf (a.s) idi. Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen bütün peygamberler sofrada hazır bulunuyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m)’in önünde bulunan iki tabakta salata vardı.

Her ne ise… Cenab-ı Peygamber (a.s.m) diğer peygamberleri tanıtmaya başladı. Hemen yanındaki Davud (a.s)’ı överek tanıtmaya başladı. Bu arada sırtına hafif hafif vurarak, Kur’andaki bahislerinden de bahsediyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), sözünü bitirir bitirmez, ben Davud (a.s)’ın Risale-i Nur’da geçen kıssasını anlattım.

Davud (a.s) isminin, kıssasının risalelerde geçmesine pek memnun olmuş ve bu memnuniyetini diğer peygamberlere mimik hareketleriyle izhar ediyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), diğer peygamberleri de bu şekilde tanıttı. Ben de, her defasında onların kıssalarını, Risale-i Nur’da geçen yerlerden naklettim. Hepsi bundan memnun oldu.

Artık yemek nihayete erecekti. Cenab-ı Peygamber (a.s.m),

-” Misafirin duası makbuldür. Yemek duasını sen yap!” buyurdu. Ben, daha evvel ezberlemiş olduğum Sözler’deki duayı ve münacatın sonundaki duayı okudum:

-” Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerinin ve gölgelerinin asıllarını, menba’larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada da yedir. Bizi zeval ve teb’id ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başı boş bırakıp idam etme.”

” Ya Rabbi ve ya Rabb-es Semavati ve-l Aradin! Ya Halıkı ve ya Halık-ı Külli Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hakimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur’an’a ve imana hizmet için , insanların kalplerini Risale-i Nur’a müsahhar yap! Ve bana ihvanıma, iman-ı kamil ve hüsn-ü hatime ver. Hazreti Musa Aleyhisselam’a denizi, Hazreti İbrahim Aleyhisselam’a ateşi ve Hazreti Davud Aleyhisselam’a dağı, demiri ve Hazreti Süleyman Aleyhisselam’a cinni ve insi ve Hazreti Muhammed Aleyhisssalatü Vesselam’a Şems ve Kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a kalpleri ve akılları musahhar kıl!.. Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs’te mes’ud kıl! Amin, amin, amin!…( Şualar: 58 )

Bunun üzerine , Efendimiz Cenab-ı Peygamber (a.s.m),

-” Maşallah, ne güzel ve ne cami bir dua. Bu, Bediüzzaman’ın duası. Bir daha oku” buyurdu. Ben tekrar okudum. Cenab-ı Peygamber Efendimiz (a.s.m), yine:

-” Maşallah, ne güzel ve ne cami bir dua. Bir daha oku” buyurdu. Ben yine aşkla ve şevkle okudum. Bana üç kez okuttular.

Artık sofradan ayrılma zamanı gelmişti. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), ayağa kalkmıştı. Ben de vedalaşmak üzere yanına yaklaştım. İçimden, ” Ben sizin yerinizi öğrendim. Artık sık sık buraya gelirim” dedim. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.)’a

” Ya Resulallah, biz devamlı Risale-i Nur okuyoruz. Ben şimdi Nur talebelerinin yanına gidiyorum. Onlara ne diyeyim?” diye sordum.

Cenab-ı Peygamber (a.s.m.), mübarek parmağını havaya kaldırdı ki, diğer peygamberler gözleriyle takip ediyorlardı. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.):

-” Allah (c.c.) sizinle beraberdir” buyurdu. Sonra mübarek parmağını aşağıya, diğer peygamberleri gösterecek şekilde indirdi ve bir daire çizdi:

-” Arkadaşlarım da sizlerle beraberdir.” buyurdu. Sonra mübarek eliyle kendini işaret ederek:

-” Ben de sizinle beraberim” buyurdu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.), ciddileşmişti. Mübarek sesini yükselterek:

- “Devam edin!… Devam edin!… Devam edin!…” buyurarak, bana son mesajını verdi.

Efendimiz Cenab-ı Peygamber(a.s.m.) ‘dan ayrılmadan önce sıkıca sarıldım ve uyandığımda kendimi, ayakta buldum.”

Not: Her gün bir başka yere koşarak iman hizmetinde bulunan Ali Uçar Ağabey, yıllar önce gördüğü bir rüyayı anlattığında, bu hatırası arkadaşları tarafından teybe alınmıştı. Onun mübarek rüyasını, kasette kullandığı ifadelerle aynen aktarılmış. Mekanları Cennet olsun.

Allah c.c. rızasi için ruhlarına 3 İhlas 1 Fatiha…

Tuesday, May 18, 2010

Dört Mevsim




Bir zamanlar dört oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş. Bunun için her birinden, uzak bir yerde duran ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş.

İlk çocuk kış mevsiminde, ikincisi ilkbahar, üçüncüsü yaz ve sonuncu çocuk ise sonbaharda gitmiş ağacı görmeye.

Geri döndüklerinde babaları hepsini bir araya çağırmış ve ne gördüklerini sormuş.

İlk çocuk ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söylemiş.

İkinci çocuk itiraz ederek:
- Hayır, ağaç yeşillikle doluydu ve canlıydı demiş.

Üçüncü çocuk ise başka fikirdeymiş:
- Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim, demiş

Sonuncu çocuk kardeşlerinin ağaç hakkında yanıldığını, ağacı yanlış tasvir ettiklerini belirterek, hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerden müteşekkil, canlı ve hayat dolu olduğunu söylemiş.

Yaşlı adam oğullarının hepsinin haklı olduğunu belirtmiş. Hepsinin farklı mevsimlerde ağacı görmeye gittiklerini ve bundan dolayı dördünün de ağaç için yaptığı tasvirin doğru olduğunu söylemiş. Onlara bir ağacı ya da bir insanı kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını anlatmaya çalışmış.

Gerçekleri ancak sonunda dört mevsimi gördükten sonra görürsünüz.

Eğer kışın vazgeçersen, ilkbaharın nimetinden olursun, yazın güzelliğinden ve sonbaharın bütünlüğünden de...

Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.

Hayatınızı bir mevsim (bir dönem) yüzünden yargılamayın...

Sunday, May 16, 2010

Geceyi İhya Etmek...

İlk nâzil olan sûreler arasında yer alan Müzzemmil ve Müddessir sûrelerine, tebliğ ve irşad erlerinin geceleri kalkıp Rabbileri karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde olmaları gerektiği gerçeği etrafında örgülenmiş vahiy nakışları da denebilir.

Gece ibadeti bir ölçüde, inziva, halvet, teveccüh ve tebettül manalarını da ihtivâ eder. Aslında, bu tabirlerin bazıları Kur'an'a aittir. Nitekim Kur'an 'Ve tebbettel ileyhi tebtîlâ' (Müzzemmil Sûresi, 73/8) yani 'Allah'tan başka her şeyle bir ma'nada alakanı keserek kendini tamamen ona ver ve sadece O'nun marifeti, O'nun muhabbeti, O'nunla alakalı zevk-i rûhâniler ve O'nun tecellileri ile otur-kalk' tarzındaki bir üslupla bu önemli hususa işaret etmektedir. Bu ise, ancak, insanın kendini o işe hazırlaması, iradî olarak uykusunu, sıcak döşeğini terk etmesi ile gerçekleşebilir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve selem), peygamberlik öncesi dönemde belli ölçüler içinde inzivada bulunarak, her zaman Rabbisine yakınlaşma yollarını araştırıyor.. iç alemini, zaten temiz olan duygularını ve sürekli Hakk'a açık gönlünü, tıpkı günebakan çiçekleri gibi, mukabele arayışlarına bağlı götürüyor ve rasat ufuklarında gezdiriyordu. Yine o, rüyalarla berzahî derinliklere açılmanın, ledünnî düşüncelerle baş başa kalmanın yanında, ukba hayatının kapılarını aralayarak, Rabbisine kurbetini hızlandıracak ve akdes-mukaddes feyizlerin sağanak sağanak üzerine yağmasına vesile olabilecek her şeyi değerlendiriyor ve farklı bir düşünce haritası çiziyordu.

Misyon İnsanları

Şimdi, bu ölçüde ciddi ve fevkalade önemli bir göreve getirilen birinin bütün gece uyuması, böylesine önemli vazifenin gerektirdiği sorumlulukla uyuşmasa gerek. Öyleyse bu vazife ile muvazzaf olan kimse, geceleri kalkıp Rabbisine ibadet etmeli, hem öyle bir ibadet etmeli ki onun Yaratan'ı karşısındaki tavırları vazife ve misyonuna muvafık düşsün. İşte, bütün bunlara işaret sadedinde Kur'an diyor ki: 'Az bir kısmı hariç, bütün gece kalk, namaz kıl. Gecenin yarısı veya bunu biraz azalt ya da gecenin çoğu olsun.' (Müzzemmil Sûresi, 73/2-4) Neden? Zira böylesi bir misyon, insanî normları aşan bir fevkaladelik ister ve böylelerinin hayatları hep fevkaladelikler içinde cereyan etmelidir.. böyle cereyan etmek zorundadır.

Gecenin ihyâ edilmesi adına da şunlar söylenebilir: Gece, melekût âleminin kapılarının aralandığı, semâvî birtakım menfezlerin açıldığı ve ötelerin müşahede edildiği bir zaman dilimidir. Bediüzzaman'ın tespitiyle, teheccüdle gecenin ihyâ edilmesi, berzah âlemini aydınlatan bir projektördür. Abdullah b. Ömer'in rivayet ettiği bir hadis ve bir hâdise bu mevzuya ışık tutar. Bu hadiste Abdullah b. Ömer mealen diyor ki: 'Herkes rüya görür ve gelir Allah Resûlü'ne anlatırlardı. Ben de kendi kendime Keşke berzah âleminin kapıları bana da aralansa ben de bir kısım şeyler görsem ve gördüğüm şeyleri gelip İnsanlığın İftihar Tablosu'na anlatıversem; O da bunları tabir etse..' derken, bir gün rüyamda gördüm ki, iki zat beni kollarımdan tutup derdest ederek, derin ve alevli bir kuyunun başına getirdiler. O derince kuyunun içinden adeta bir hortum gibi döne döne alevler yükseliyordu. Anladım ki bu, cehennemdir. Beni başına getirdiklerinde, oraya atacaklar diye çok korktum. Allah'a sığınıp, 'Ya Rab' diye yalvarmaya başladım. Birisi bana dedi ki: 'Korkma! Senin için endişe edecek bir şey yok. Sen oraya girmeyeceksin.' Sonra uyandım ve ablam Hafsa'ya rüyamı anlattım ve bunun tabirini Resûlullah'a sormasını istedim. Ablam sorunca Allah Resûlü buyurdular ki: 'Abdullah b. Ömer ne güzel bir insandır; ama keşke geceleri ihyâ etse!'

Gece Kalkışın Hikmeti

Kur'an gece kalkışının hikmeti adına, şu değerlendirmeyi de yapar: 'Şüphesiz gece kıyamı daha tesirli ve sağlam bir kıraat adına da daha elverişlidir.' (Müzzemmil Sûresi, 73/6) Evet, geceler o büyülü enginlikleriyle, insanın ayağını yere sağlam basması, dediğini duyması, yaşadığını hissetmesi adına önemli bir ortam ve gönüllerin Allah'a (cc) açılacağı birer halvet koyu gibidirler.. ve mutlaka değerlendirilmelidirler. Gündüz insan değişik işlerle meşgul olur, zahiri duygularının dünyasında dolaşır ve onların tesirinde yaşar. Böyle bir şey, İnsanlığın İftihar Tablosu için, hele bizim anladığımız ma'nada asla söz konusu olmasa da, bendeleri gibi sıradan insanlar için her zaman bahis mevzuu olabilir. Öyle ise burada ayeti şöyle yorumlamak yerinde olur zannediyorum: Evet, sanki bu tembihle Allah, Resulü'nün şahsında bize: 'Siz gündüz şununla bununla meşguliyet içinde gâfilâne yaşıyor, kendi iç derinliklerinize yönelemiyor ve ötelerle irtibat kuramıyorsunuz; kuramazsınız da; zira bu hususta esas olan gecelerdir.' deniyor. Yani hiç kimsenin olmadığı bir zemin ve zamanda, insanın Allah'a yönelerek hicranla yanıp yakılacağı ve seccadesine baş koyup, gözyaşı dökeceği bereketli zaman dilimi gecelerdir. Bir O, bir de siz; içinizi dökerken sadece O bilecek ve siz de O' nun bilip görmesine göre bir tavır alacaksınız.

M. Fethullah GÜLEN

Saturday, May 15, 2010

Ağlamak...

Ağlıyorsun. Çünkü hüzünlüsün ve güçsüzsün.

Ağlıyorsun. İşte sen busun. Kırılgansın. İncinmişsin. İncitmişsin. Terk etmişsin. Terk edilmişsin. Varsın. Yoksun. Ayrısın. Birleşmişsin. Gitmişsin. Gelmişsin.

Hayat ayaklarının altından kayıyor. Yalpalıyorsun. Başın dönüyor. Zemin un ufak oluyor. Gökyüzündeki güneşe ve göğün maviliğine karşın duyguların griye dönmüş. Kalbine bulutlar toplanıyor. Boğazın sıkışıyor. Daralıyorsun. Çatlayacak kadar sıkışıyorsun. Boşalman gerek. Bir şekilde insanın içindeki basınç düşmeli. Dayanamıyorsun. Ağlıyorsun. Kalbindeki bulutlar gözyaşı sağıyor.

Ağlıyorsun. Ağlayabiliyorsun. Farkettin mi? Ruhundaki acılar kristalize oluyor. Gözyaşı oluyor. Hava kitlesinin soğuğa maruz kaldığında yağmura dönüşmesi gibi. Ruhun üşüyor. Titriyorsun. Çıplaksın. Korunmasızsın. Kendini koruyamıyorsun. Ruhun yardım edemiyor sana. Kalbin yardım edemiyor sana. Hep birlikte ağlıyorsunuz. Kalbin için de kendin için de ağlıyorsun.
Aç bir kedi görüyorsun. Aç bir çocuk dikkatini çekiyor. Yetim bir çocuk kalbine dokunuyor. Sararan yapraklar kalbini delip geçiyor. Özlüyorsun. Buram buram özlüyorsun. Ağlıyorsun.

Ağladıkça...

Kalbin delik deşik. Herşey seni yaralayabiliyor. Ne kadar naziksin. Ne kadar kırılgansın. Çünkü insansın.

Ağlıyorsun. Yorgunsun. Yaşamaktan yorgunsun. En çok gönül yorgunusun.. Yaşadıkların kalbinin tabanına birikti. Belki çok şey yaşamadın. Ama çok ağır şeyler yaşadın. Kalbini deliyor sanki yaşadıkların. Ağlıyorsun. Kalbini yıkıyorsun. Biraz da olsa gevşiyorsun.

Ölüm meleği şu an gelse itiraz etmeyeceksin. Dünyanın içindesin. Ama dünyadan soğumuşsun. Gitmek istiyorsun. Öteye geçmek istiyorsun. Ağlıyorsun. Neye mi? Herşeye. Herşey üstüne üstüne geliyor sanki. Çaresizsin. Boşluktasın. Hayattasın ama hayatta olduğunu hissedemiyorsun.

Dur. Ağladığın için zayıf olduğunu mu söylüyorsun? Sakın söyleme bunu. Lütfen söyleme. Hadi geri al sözünü. Çünkü insansın. İşte bu yüzden meleklerden üstünsün. Çünkü melekler gözyaşı dökemez. Çünkü meleklerin kalbi delik deşik olamaz. Çünkü melekler gönül yorgunluğu nedir bilemezler.

Ağlayan insanlara üzülmüyorum biliyor musun? Ağlayan bir insan gördüğümden “neden ağlıyorsun, ağlama, güçlü olmalısın” demeyi çok uzun yıllar önce terkettim. Ağlayan bir insan görsem gözyaşlarını silmek için bir mendil uzatmak geçer içimden. Bu bana dünyanın en kutsal davranışlarından biri gibi gelir. Çok yıllar önce ruhumun keskin bir acıyla üşüdüğü bir anda en sevgili arkadaşımın bana sarılıp cebindeki mendili gözyaşlarımı silmek için verdiği gibi. O mendil kağıttan değil bezden gri renkli bir mendildi. Hayatta en sevdiğim şeylerden biri nedir biliyor musun? Ağlayan bir insana mendil uzatmak. Eğer sen ağlarken sana mendil uzatacak biri yoksa, bu sen olmalısın.

Ağlayabiliyorsun. Ne kadar güçlüsün. Meleklerden bile üstünsün.

Mustafa ULUSOY

Friday, May 14, 2010

Ayrıl(ş)mak...

TOPRAĞA DİKİLEN fide sonbaharda sökülüyor. Kenetlenen eller çözülüyor. Yağmur topraktan buharlaşarak ayrışıyor. Gece gündüzden ayrılıyor. Tahtaya çakılan çivi paslanarak kopuyor. Otobüs garajdan aslında onlarca ayrılık götürüyor. Okullar kapanıyor. Sınıflar ıssız ve sessiz kalıyor. Vapur iskeleden uzaklaşıyor. Kız oğlandan soğuyor. Oğlan kızdan soğuyor. İki kalp birbirinden kopuyor. İki ip birbirinden çözülüyor. Ülkeler arasına sınırlar konuyor. Bebeğin bedenindeki ruh alınıyor. İnsan nefesini dışarı veriyor. Çocuk babasının elinden büyüdüm artık diye kurtuluyor. Birbirine sarılmış iki insanın birbirinden çözülüyor. Kuş daldan uçuyor. Şeker çayın içinde eridikten sonra bedende çaydan ayrışıyor. Su oksijen ve karbondioksite dönüşüyor. iki insan göz göze gelemiyor. Evden misafir gdiyor. Adam ayakkabısını ayağından çıkarıyor. İnsanlar maçtan sonra stadyumdan ayrılıyor. Gökyüzündeki bulutlar dağılıyor.

Birbirine eklenen anlar kopuyor. Geçmiş ve gelecek kayboluyor. Sadece anlar kalıyor.

Ortaklar ayrılınca şirket tasfiye ediliyor. Çocuğun kardeşi ölüyor. Kitabın cildi eskiyor ve sayfalar dağılıyor. Kolilerde dizili mallar çıkarılarak birbirinden ayrılıyor. Kuşlar gökyüzünden dağılıyor. Adam başka bir şehirdeki arkadaşıyla buluşmasından sonra yaşadığı şehre tekrar dönüyor. Ağlıyor. Sözcükler dağılıyor. Cümleler parçalanıyor. İnsan susuyor. Yiyecekler mideden bağırsağa sonra karaciğere götürülerek en küçük parçalarına ayrılıyor. Evde toplanan altı kişiden herbiri kendi evine dağılıyor. Moleküller atomlarına parçalanıyor. Sinemada film bitiyor. Seyirciler dağılıyor. Sinema salonu boşalıyor.

Yıl parçalara ayrılıyor. Mevsimler ve aylar oluyor.

Tesbihin ipi kopuyor. Taneler etrafa saçılıyor. Hiçbirinin sırtını dayayacağı tane kalmıyor. Bebeğin anneya bağlandığı göbek bağı kesiliyor. İnsan anlamsızlıkla hayata tutunamıyor. Kubbenin taşları düşüyor. Çocuğun başındaki toka çıkıyor ve saçları dağılıyor. Raflardaki kitaplar karışıyor. Kaldırım taşları yerinden çıkıyor. Ay ve güneş birbirinden ayrılıyor, kıyamet kopuyor, zaman duruyor. Işık prizmada yedi renge ayrışıyor. Kalp, ruh, beden, akıl, vicdan, şuur arasındaki bütünlük bozuluyor; “kendimi darmadağınık hissediyorum” diyen bir insan oluyor.

Bir Kudret eli herşeyi yerinden oynatıyor, birbirinden ayırıyor, kainatı her daim tasfiye ettiriyor, durulaştırıyor.

Varolan herşeyin birbirinden ayrışmış haline dönüşüm ve değişim halinde ve durulaştırılmış kainat deniyor.

Varoluş ayrışmaktır. Ayrışmak ise durulaşmak , yeni bir hale dönüşmek, yeniden yeniye yaratılmaktır. Varlıkta ayrışma Mutlak Bir Varlığın herşeyi durulaştırmayı irade etmesi sonucudur. Mutlak Varlık herşey arasındaki bütünlüğü ayrıştırarak kainatı çalkalıyor ve yeni bir bütünlük yaratıyor. Ayrılma ve ayrışma kainatı bozmuyor, kainatın yüzünü temizliyor, inceltiyor, düzeltiyor.

Ayrılma ve ayrışma ile kainatın yüzüne serpiştirilen fanilik nihai tasfiye ve durulaşma olan kıyametin küçük örnekleridir.

Nihai ayrışma kıyamet ile olacaktır. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, inanmak ile inkarcılık biribirinden sonsuza dek ayrıştırılacak ve birbirleriyle bir daha biraraya gelemeyecekler ve buluşamayacaklardır.

Sonsuza dek bir daha ayrılık ve ayrışma yaşamak istemeyenler bu dünyanın geçiciliğine ve geçici ayrılıklarına razı olmalıdır. Narsistleşmiş benliklerin en önemli özelliklerinden biri ayrılma ve ayrışmaya isyan etmeleri ve bu ayrılma ve ayrışmayı becerememeleridir. Bu narsistleşmiş benliğin dünyaya ve içindekilere olan tutkusunun sonucudur.

Durulaşmak isteyenler ayrılma ve ayrışmayı bilmelidir. Bunu başaramayanlar bu dünyayı sonsuz görenlerdir. Bu dünya sonsuz değil sadece sonsuzluğun kazanıldığı yerdir.

Mustafa ULUSOY

Birleşmek...


TOPRAĞA FİDE dikiliyor. İki insanın elleri birbirine kenetleniyor. Yağmur toprakla buluşuyor. Nehir denize bitişiyor. Gece gündüzle buluşuyor. Tahtaya çivi çakılıyor. Otobüs garaja onlarca buluşma getiriyor. Okullar açılıyor. Sınıflar çocukla doluyor. Vapur iskeleye varıyor. Kız oğlana aşık oluyor. Oğlan kıza aşık oluyor. İki kalp birbirine bağlanıyor. İki ip birbirine bağlanıyor. Doğu almanya ile batı almanya arasındaki sınır kalkıyor. Bebeğin bedenine ruh üfleniyor. İnsan nefesini içeri çekiyor. Çocuk babasının elinden sıkıca tutuyor. İki insan birbirine sarılıyor. Kuş dala konuyor. Şeker çayın içinde eriyor. Oksijen ile karbondioksit tepkime veriyor. İki insan göz göze geliyor. Eve misafir geliyor. Adam ayakkabısını ayağına geçiriyor. İnsanlar stadyuma toplanıyor. Gökyüzüne bulutlar toplanıyor.

Tuğlalar üst üste konuyor. İki hücre birbirine bağ dokusu ile tutturuluyor. Ağacın kökleri toprağın içine doğru ilerliyor. Odunun yavaş yavaş yanıyor. Su kaynamaya başlıyor. Çarkların dişlileri birbirinin içine geçiyor. Sünger suyu emiyor. Dalın ucuna yeşil bir yaprak tutturuluyor.

Anlar birbirine ekleniyor, tutturuluyor. Zaman yaratılıyor.

İki şirket bir birleşiyor. Çocuğun kardeşi oluyor. Kitabın sayfaları ciltleniyor. Fabrikada üretilen mallar kolilere konuyor. Kuşlar gökyüzünde toplanıyor. Adam başka bir şehirdeki arkadaşıyla buluşuyor. Sözcükler birbirine bağlanıyor, cümleler kuruluyor. Camide insanlar birlikte secdeye varıyor. Mahalleli oybirliği ile muhtarı seçiyor. Yiyecekler mideye iniyor, bedenle bütünleşiyor. Akşam 6 kişi bir evde toplanıp kitap okuyor. Atomlar biraraya getiriliyor. Moleküller bir araya getiriliyor. Sinema salonuna 100 kişi geliyor.

Uçak havaalına iniyor. Güneş doğuyor. Hayat başlıyor. Dolma kaleme mürekkeb konuyor. Kalemin ucu kağıdın üzerinde kayıyor. Elbise askısına asılıyor. Masanın parçaları vidalanıyor. Ağacın bir çok dalı oluyor. Çocuk uzun süredir göremediği teyzesiyle buluşup yemek yiyor. Milyonlarca bilgisayar internet ağı ile birbirine bağlanıyor. Kabenin etrafında insanlar birlikte dönüyor. Terzi büyük bir itinayla iki kumaş parçasını dikiş makinesinin iğnesinin altında birleştirmeye çalışıyor. İnce iplikler birleşiyor kalın ipler oluyor.

Dört mevsimin birleşmesine yıl deniyor.

Tesbih taneleri yan yana diziliyor. Herbiri sırtını ötekine dayıyor. Bebek anneye göbek bağıyla bağlanıyor. İnsan hayata anlamla tutunuyor. Kubbenin taşları birleşiyor. Çocuk saçlarını tarıyor ve tokayla onları birleştiriyor. Kitaplar raflara diziliyor. Kaldırım taşları yan yana diziliyor. Ay ve güneş birleşiyor; zaman oluyor. Yedi renk birleşiyor, ışık oluyor. Kalp, ruh, beden, akıl, vicdan, şuur vb biraraya getirliliyor; insan oluyor. Bir Kudret Eli herşeyi birbirine bağlıyor, bütünleştiriyor.

Varolan herşeyin birleşmiş haline kainat deniyor.

Varoluş birliktir. Birlik ise birleşmektir. Birleşemeyenler birlik olamazlar. Varlıkta birlik Mutlak Bir Varlığın herşeyi birleştirmesi sonucudur. Herşey arasında ki birliği ancak Mutlak Bir olan yaratır.

Ancak dünya fanidir. Mutlak Bir öyle irade etmiştir.

Kuvvetli bir fanilik rüzgarı geliyor ve bu seferde ayrıl(ş)mak başlıyor.

Mustafa ULUSOY

Thursday, May 13, 2010

İlgi

VARLIĞINI BİR telefona bağlamışsın. Gece gündüz mesaj mı bekliyorsun? Kulakların da telefonun zilinde öyle mi? Günlerin telefon sesine kulak kesilmekle mi geçiyor? Bir ses, bir kaç sözcük seni kendine mi bağladı?

O zaman dur tahmin edeyim: yüreğin soğuk olmalı. Tahminim doğru, öyle mi? Hatta biraz da çölleşti mi? Demek sözcüklerin tesellisine muhtaçsın. Aşkın sözcüklere. Seni senden alacak sözcüklerin peşindesin. Varlığını rüzgarın önüne katacak sözcükler. Yüreğini delip geçecek sözcükler. Aklını başından alacak sözcükler. Ama aklın hala başında. Belki de bu iyiye işaret değil mi?

Telefondan mesaj gelmiyor. Telefonun zili çalmıyor. Aşkın sözcükler duymuyorsun. Yüreğini delip geçen değil yüreğini paralayan sözcükler bile duymuyorsun. Evren dilsiz ve sana konuşmuyor.

Hareketsizlik sorunlarını çözmez. Biliyorsun. Kaç kere denedin bunu. Olduğun yerde durmamalısın. Kendini yatağın üzerinde ahmakça bırakmamalısın. Ağır mı kaçtı ahmak sözcüğü. Özür dilerim. Çok özür dilerim. Aklın başına gelsin istemiştim. Bazen sana böyle kelimeler kullandığım için bana kırılmamalısın.

Yürümekten başka ne yapabilirsin? Yürümelisin. Kalbinin dilini çözmelisin. Her bir adım sana bir sözcük öğretecek ve konuşmayı yeniden öğreneceksin.

Yataktan kalkıyorsun. Yorgun argın olsan da kalkıyorsun. Yer seni kendine çekse de kalkıyorsun. Yatarak enerji kazanamazsın. Sadece enerji tüketirsin.

Yürüyorsun.

Yerde bir kozalak görüyorsun. İğnemsi yaprakcıkları gömülmüş. Yeni doğmuş bir kedinin yumulu gözlerini andırıyor. Duramıyorsun. Yerden alıyorsun. Elinde taşıyorsun. Bir elmastan daha değerli o an için sana. Tüm dünya bir yana bir kozalak bir yana geliyor sana. Ne güzel. Tek bir kozalağın değerinin tüm evrene eşit olduğunun farkındasın. İşte sen busun. İşte şimdi oluşunu anlıyorsun. Varolmanın oluşunu. İşte şimdi kalbin yatışıyor.

Yürüyorsun.

Bir ağaçtan bir yaprak düşüyor. Tam önüne. Tam ayaklarının dibine. Duruyorsun. Eğiliyorsun. Sararmış bir yaprak. Yemyeşil yaprakların içinden toprakla buluşmaya gelmiş olanı. Yerden alıyorsun. Elinde taşıyorsun. Bir elmastan daha değerli o an senin için. Tüm dünya bir yana o yaprak bir yana geliyor sana. Ne güzel. Tek bir yaprağın değerinin tüm evrene eşit olduğunun farkındasın. İşte sen busun. İşte şimdi kendinsin. Kalbin açılıyor. Yaprak yaprak.

Yürüyorsun. Rüzgar ellerinden tutuyor. Duruyorsun. Parmaklarını açıyorsun. Rüzgarı tutamıyorsun. Tutmana gerek yok mu? Tabiki. Onu yanında götürmene de gerek yok. O seninle geliyor. Nereye yürüsen ellerini takib ediyor. Rüzgar bir elmastan daha değerli senin için. Tüm dünya bir yana rüzgar bir yana geliyor sana. Ne güzel. Rüzgarın değerinin tüm evrene eşit olduğunun farkındasın. İşte sen busun. İşte şimdi kalbindesin. İşte şimdi evren kalbine yerleşiyor. İşte şimdi kalbin yatışıyor.

Yürüyorsun.

Dura kalka da olsa yürüyorsun. Ara ara dinlenmende tabi ki bir sakınca yok. Bir banka oturuyorsun. Sonra kalkıyorsun. Sonra yine yürüyorsun.

Deniz kenarında duruyorsun. Elini suya daldırıyorsun. Avucunu denizin tuzlu suyuyla dolduruyorsun. Avucunda bir elmastan daha değerli bir varlık var. Tüm dünya bir yana bir avuç deniz suyu bir yana geliyor sana. Ne güzel. Bir avuç deniz suyunun tüm evrene eşit olduğunun farkındasın. İşte sen busun. İşte şimdi hayatın kalbindesin. Duyguların hafifliyor.

Yürüyorsun.

Ayakların dikkatini çekiyor. Sırayla öne geçiyorlar. Aralarındaki ahenge hayret ediyorsun. Ardışık hareketleri sana bırakılsaydı bunu yapamazdım diye düşünüyorsun. Haklısın. İyi ki sana bırakıl mamış mı? Bunu son günlerde oldukça sık düşünüyorsun. İyi ki hayatta bir çok şey sana-herşey sana bırakılmamış. Yoksa ne yapardım diyorsun. Ayakların o an sana bir elmastan daha değerli geliyor. Sen onları, onlar seni takip ediyor. Hayır. Kimse kimseyi takib etmiyor. Hep birliktesiniz. Hep aynı yerde. Hep aynı zamanda. Ne kadar bütünleştiğinizi anlıyorsun. Doğumundan ölümüne kadar ayaklarınla ne önde ne arkada, hep yanyana birlikte olmak seni heyacanlandırıyor. O an tüm dünya bir yana ayakların bir yana geliyor sana. Ne güzel. Ayaklarının tüm evrene eşit olduğunun farkındasın. İşte şimdi kalbindesin. İşte şimdi hayatın kalbindesin. Kalbin ısınıyor.

Yürüyorsun.

Bedenin yoruluyor. Olsun. Yorgunluğunu hissediyorsun. Ne güzel yorgunluk hissetmek mi diyorsun. Tüm kalbimle katılıyorum sana. Yoruluyorsun. Yeterki Allah kalp yorgunluğu vermesin değil mi. Yürüyorsun. Bedenin daha çok yoruluyor. Kalbin daha çok dinleniyor.

Yürüyorsun.

Adım adım evrenin dili çözülüyor. Evren sana konuşuyor. Farklı renklerde. Farklı kıpırtılarla. Bazen sessizce konuşuyor. Bazen fısıltıyla. Bazen ufak bir çığlık sesiyle sana sesleniyor. Aşkın sözcükler seni senden alıyor. Yüreğini delip geçen sözcükler.

Kalbin evreni duyuyor. Evren sana ilgi gösteriyor. Evren Onun adına sana ilgi gösteriyor. Hem de sonsuz sözcükle. Sözcükler ruhuna işliyor. İlla duymak istediğini duyma inadından vazgeçiyorsun. Sana seslenen sözcükleri kalbinin duymasına izin veriyorsun. Kalbinin sağırlığı geçiyor. Ne güzel.

Telefonun aklına geliyor bir an. Mesaj geldi mi acaba?

Mustafa ULUSOY

Monday, May 03, 2010

Kendini Çirkin Hissedebilirsin Ama...


Çirkin olduğunu hissediyorsun. İçin acıyor. Üzüntülü ve mutsuzsun. Aynanın karşısında yüzünü inceleyip başkaca yüzlerin hayalini kuruyorsun. Kendini başkalarıyla ne çok da kıyaslıyorsun. Arkadaşının, kardeşinin ya da çevrendeki başka birinin yüzü gibi bir yüze sahip olmadığına hayıflanıyorsun. Bazen de Yaratıcı’ya kızıyorsun. “Neden” diyorsun, “neden beni de başkaları gibi güzel yaratmadın!”

Yok hayır, öyle sandığın gibi göreceli bir fiziksel çirkinliğe sahip olduğunu düşündüğünden mutsuz değilsin. İnan yanılıyorsun. “Fiziksel olarak güzel olduğumu söyleyemem, hatta çirkinim bile diyebilirim ama bunu dert etmiyorum” diyen insanlar da var çünkü. Kendini çirkin bulan her insan mutsuz değil, onların içleri acımıyor, bunu dert etmiyorlar.


O zaman sorunum nedir diyeceksin? Zihnindeki bilişsel şema şöyle: “Çirkinim, o zaman değersizim”. Göreceli fiziksel güzelliği-çirkinliği varoluşunun değeri için bir ölçüt haline getirmişsin. Kendilerini çirkin hissettikleri halde bununla uzlaşıp mutsuzluk ve üzüntü üretmeyenler, göreceli fiziksel güzellikten mahrumiyetlerine razı olup varoluşlarını değersiz görme yanılgısına düşmeyerek bunu başarıyorlar.

Biliyor musun, “Çirkinim, o zaman değersizim” diye inanman tam bir tuzak. Bir kapan. Bu yanıltıcı bilgiyi sen üretmedin. Sana seni veren Yaratıcı’nın bir hükmü de değildi bu. Kimi insanların hükmüydü; sen onlara kandın ve bu tuzağa düştün.


“Çirkinim ve değersizim” bir kendilik tanımıdır. Kendilik bilgimizin inşasında birtakım iç ve dış kaynakları kullanırız. Dış kaynaklarımızın en önemlisi anne babalarımızdır. Ebeveynler bazen kendi açmazlarını, benliklerinin büyüklenmeci tutumlarını ne yazık ki çocuklarına karşı da kullanırlar. Çoğu zaman istemeyerek, bilmeyerek. Söz konusu ebeveynler bunu yapmadıklarını iddia edebilirler. Ancak çocuklarımıza verdiğimiz mesajların çoğunlukla direkt değil, alt mesajlar şeklinde olduğunun altını çizmek isterim. Çocuklar, binlerce kere kendileri hakkında duydukları yoğun değerlendirmelerle belleklerinde bir kendilik inşa ederler. İnsanın belleğindeki bilgiler varoluşunu değersizleştirici mahiyette ise, çok acıtıcıdır.


Söylemek istediğim şu: “Çirkin olduğum için değersizim” inanışı senin varlığının içinden doğan bir hüküm değil. Ebeveynlerinden, belki de arkadaşlarından, yakın akrabalarından alt mesajlar olarak aldığın ve inandığın bir kabul sadece.

Dış kaynaklı kendilik bilgimizin önemli bir kaynağı da sosyal yaşamdır. Güzelliğin başka başka çeşitleri göz ardı edilerek (bunu ayrı bir yazıda tartışacağım) sadece fiziksel güzellik günümüz narsistik kültüründe neredeyse tek değer ölçütü haline getirilmiştir. Çünkü narsistleşen benliklerin önemli haz kaynaklarından biridir fiziksel güzellik. Arzuların tatmini için kusursuz fiziksel özellikler olmalıdır. Narsistik kültürün fiziksel güzelliği bir itibar ve değer ölçütü haline getirmesi hepimiz için başka bir tuzaktır. Bedenimizle aramızı bozan bir tuzak.


Ruhumuz, kalbimiz, duygularımız, benliğimiz ve özellikle vicdanımız ise iç kaynaklarımızın başlıcalarıdır. “Çirkinim” dediğinde içinde hissettiğin mutsuzluk, çirkin olduğunu düşünmenden değil, “Çirkinim ve değersizim” diye inanmandan kaynaklanıyor. Vicdanın “Çirkinim ve değersizim” önermesini reddediyor ve bunu mutsuzluk olarak bildiriyor sana. Şimdi sıra sende! Vicdanının sesine kulak vermeli ve bu önermeyi sen de reddetmelisin.


Kendilik bilgimizin inşasında en sahih kaynak ise varlığımızı bize bahşeden Mutlak Varlık’tır. Narsistik kültür bunu hep unutturuyor sana, bana, hepimize. Mutlak Varlık, insanları birçok açıdan olduğu gibi fiziksel olarak da mutlak eşit yaratmamıştır. Her varlığa bahşedilen tüm özellikler gibi güzellik/çirkinlik de görecelidir. Bir insan diğerinden daha uzun ya da daha kısa olduğu gibi, daha güzel ya da daha çirkin de olabilir. Hiç aklından çıkmaması gerekense şudur:: Fiziksel olarak göreceli bir güzellikten mahrum olabilirsin ama değerli olmaktan mahrum değilsin. Her halükarda değerlisin.


Varoluşuna sahip çıkmalı ve onun değerini fiziksel özelliklere bağımlı olmaktan kurtarmalısın. Hatta diyorum ki; “Kendimi çirkin hissediyorum” da demesen. “Kendimi bazı insanlardan daha az güzel hissediyorum” desen. Olmaz mı?

Mustafa ULUSOY

Sunday, May 02, 2010

Su Gibi Ol...

Şimdi sen "su" olduğunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok, tükenmez...

İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani Seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın...

Unutma; Daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin... Gürültünün parçası olursun sadece!..

Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "su nasılsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler... Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!

Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anini bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler; Onlar için en uygun olan, kendi istedikleri zamanda...

Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez...

Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!..

Sen bir su ol... Ama rahmet ol; Afet değil ! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; Sana "felaket" denmesin!

Su isen bir bardağa sığabil ki; Damarlara giresin!..

Su; Yüce Mevla’nın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri... Unutma; Ve suya benzediğini unutma. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu da unutma.

Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma...

Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil!

Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin;

Küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene.

Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe...

Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi.

Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak...

Ya tutmayı öğreneceksin dilini; veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara!

Ama yapman gereken şu, değil mi;

Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp, anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini...

Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...

Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın...

Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bindireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!..

Demeyeceksin; "Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.."

Demeyeceksin; "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.."

Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil...

Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?..

Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü?

Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; Beyni olan her yaratık gibi!

Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün, ve kendini "su gibi" hisset...

Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı...

Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla...