Wednesday, October 31, 2007

Can Kırıkları


Geçen cumaydı...

Günün yorucu temposu -10 saat içinde 8 saat otobüs yolculuğunun verdiği yorgunluk- bir taraftan, aldığım bir haberden dolayı içimde kopan hüzün kasırgalarının verdiği karamsarlık ve üzüntü bir taraftan bastırmış kendimi can havli ile eve atmıştım. İş görüşmesi için İstanbul’a gidip gelmiştim ve hemen aynı gece Gelir Uzmanlığı Sınavı için Ankara’ya gitmem gerekiyordu. Üstelik ev ahalisi de ameliyat olan halamı ziyarete gitmişler ve üç gündür ortalıkta yoklardı. Açlığım yorgunluğumu bastırmıştı sanırım. Mutfağın o dayanılmaz atmosferinde buzdolabına sarıldım. Evet, görüyordum iki yumurta biraz tereyağı. Bu durumda yenir mi demeyin insanın gözü dönmesin bir kere.

Hemen elim o çok sevdiğim bakır tavamı aramaya başladı. Bir gün önce yıkadığım bulaşıkların üst üste yığılmış tabak çanağın arasında bütün masumiyeti ile duruyordu sevgilim Almak için ani bir hareketle elimi uzattım ama belki yorgunluğumun eseri belki biraz sakar oluşumdandır bilemiyorum bir bardağın malzemeler arasından zıplayıp göz açıp kapayıncaya kadar yerde tuzla buz olduğunu gördüm. Üstelik ayağım kanıyordu...

Hangisine yanar insan bilinmez. Yorgun argın gelip mutfaktaki cam kırıklarını temizlemeye mi yoksa sıçrayan cam parçalarının kestiği ayağına mı? Hayatta böyle değil midir zaten. Kimimiz bilerek, kimimiz bilmeyerek kırarız kalpleri. Nedendir diye düşünür insan, o an karşı tarafa hiç bir değer biçmeyişimizden midir yoksa anlık bir sinirin gölgesinde kontrolsüz söylenen sözler midir can kırıklarını etrafa saçan. Her biri bir cam kırığı gibi dağılır gözlerimizin önünde. Her can kırılırken bizi de kanatır bir taraftan. Ve her cam kırığı gibi her can kırığı da tekrar tekrar yara açar temizlemediğimiz müddetçe...

Düşündünüz mü hayatınızda ki can kırıklarını. Bir daha asla bir araya gelemeyecek olan can parçacıklarını. Darmadağın ettikten sonra onları toplayın bakalım şimdi, tabi başarabilirseniz. Kırılan hiç bir parça gelmez ki bir daha yerine, birleşmez ki yeniden eskisi gibi. Bende şimdi arıyorum dağılan parçalarımı. Biliyorum nafile ama belki de diyorum en azından bir kaç parça denk gelir birbirine.

Kırmak kolay da, ardından bir daha onları bir araya getiremeyeceğimizi tahmin etmek zor sanırım. Bir anda her şey bitebiliyor. Bir söz, bir hareket o kadar basit ki yıkmaya her şeyi. Yıllanmış dostluklardan tutun da, hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken aşklara kadar ne kaldıysa elimiz de bir bakıyorsunuz hiç birisi yok işte.

Hayat öğretmiyor mu bize ya da biz mi anlamak istemiyoruz sabretmeyi. Bardağın dolmasını beklemeden küçük kuytular da büyük fırtınalar koparıyoruz. Ve bir hamlede elimizin tersiyle itiyoruz onca sene emek verdiğimiz yaşanmışlıkları ve bilemediğimiz yaşanacakları... Her işte vardır bir hayır deyip kolayca ardına mı saklanıyoruz yoksa yaptıklarımızın.

Kırıldıkça, elimizde ki parçalar çoğaldıkça çıkmazlarımız artıyor. Bazen kapanan bir kapının ardından da yeni bir kapı açılamayabiliyor...

Tuesday, October 23, 2007

Acıların Açtığı


GURBET GÖMLEK gömlek… Yalnızlık katmer katmer… Avuç içleri açıkta, yürek yağmalanıyor… Gönül hüzünle örtülü…

Yalnızlık denizinde yüzmeyi bilmiyorsan, öğrenmekten başka çaren var mı? Yakın kim? Sevgili ne kadar sayar? Aşk ne işe yarar?

Kalp kaynamadan hikmet taamları nasıl pişer? Öyle acı ateşler vardır ki ancak kalp bilir tadını. Kim nasıl tarif edebilir onu? Kelimeler kaybolur, sözler sükût eder, sazlar kırılır acıdan…

Sen varsındır, bir de senle beraber kederin… Kelimesiz ve sessiz konuşursun kederinle… Kimse duymaz, kimse görmez seni… Gecenin koynunda iniltilerle inliyorsundur…

Kesret kanatır yaralarını… Kalabalıkların kabullenişi kandırıcıdır… Araftasındır… Kaçmak istersin de kaçamazsın Kaf dağlarının ardına…

Yollar kıvrılır durur önünde… Düğüm düğüm döner uzayıp giden günler… Bir ağaç ararsın gövdesine yaslanacağın, gölgesinde serinleyeceğin… Sıcak rüzgâr kumuyla vurur yüzüne…

Yüzün yere eğik yürürsün gündüz ve gecede… Gece ve gündüz eşittir şavksızlıkta… Gün ışığında kandil de olsa elinde bir işe yaramaz… Leylasızsındır Mecnun çöllerde…

Göğe bakarsın, bakışların Ay’sız yere düşer… Tesellisizdir yıldızlar… Siyahî bulutlar gezinir üstünde, sığınacak sıcak bir sevgi, saracak bir şefkat ararsın… Üşürsün…

Bülbüller çile çınlatır kulaklarına… Gözlerin görmez olur gül güzelliğini… Ellerin kanar çiçek dikenlerinden… Düşüncelerin darmadağın… Duyguların durgun ve donuk…

Hikmet açlığından yüreğine taş bağlayasın gelir, sökecek bir taş bulamazsın… Baka kalırsın yol üstünde… Yürümeye mecalin yoktur… Kalkıp koşmak istersin, kayarsın…

Her yeri karamsarlık karanlığı mı kaplamış? Hiç mi ışık yok? Yollar bitmiş, her şey tükenmiş mi? Kalp kimsesiz mi? Kapılar kapalı mı? Sevgi serap olmuş, şefkat kaçmış mı? Vefa ulaşılamaz mı olmuş? Dostluklar tüketilmiş, hoşgörü hiçliğe mi atılmış? Anlayışlara duvar mı örülmüş?

Ne arıyorsun, nerede arıyorsun? Karanlık olmadan ışık, hastalık olmadan şifa, dert olmadan deva, sıkıntı olmadan ferahlık bilinebilinir mi? Bilinirlik bilinmezlik örtüsünün altında… Zıtlar dünyasının izafiliğinde üzülüp sevinmiyor muyuz?

Görünmek isteyen Rahmet, dert, keder olmadan nasıl bilinecek ve görülecek? Keder kader değil, asıl keder kaderi kabullenememek… Rahmeti itimat onun celbine vesile, tenkit ise terkine…

Her şey geçicilik nehrinde akarak eriyor… Nehir ne kadar çağlasa da sükun denizi hepsini yutuyor… Ömür uzun değil, ölüm uzak değil… Uzun olan elemlere götüren emeller…

Yerin renkli çiçekleri kara topraktan, göğün aydınlık yıldızları karanlıktan çıkmıyor mu? Yıldız ve çiçeği buluşturan yakınlık, görmeyi “görmek”le mümkün… Karanlıkta hikmet ışıkları çakabiliyorsan gurbet gömleği vuslat elbisesine dönüşüyordur…

Yalnız olan yalnızlıktır… Kainat sevgi hamurunda şefkatle yoğrulmuşsa küreler ve kalp birbirinden uzak değildir…Sonsuzluk soluklarımız kadar yakındır…

Kabuğunu kırmayan çekirdek çürümeye mahkumdur… Kalp kabuğunu kırmadıkça, dert yalnızlığında yokluklara yuvarlanacaktır…

Kabuk acı ile çatlar, sonrasında şefkat gövdesi sevgi dalları üzerinde hikmet meyveleri görünür… Böylesi bir ağaç olmak için acıya sabır, kedere kabullenmek gerekiyor…

Bir acı çekirdek yüzlerce tatlı meyveye “meyve” veriyor… Toprak altında yalnız olan çekirdek, göğün göğsüne sevgi ve şefkat nişanesi olarak asılıyor…

Acıların açtığı kapıdan sabırla yürüyen, ömür ağacında sonsuzluk meyvelerini yetiştiriyordur… Üzüntüler üzülmeye değmez… Hadi tevekkülle gül, o da gülsün…

Hüseyin EREN