Tuesday, July 11, 2006

Mahir Aş(k)çı'nın Muhabbet Çorbası

(Fotoğraf www.portakalagaci.com sitesinden alınmıştır.)

Gözlerini tencerelerin dizili olduğu büyük rafta gezdirdi... O, ne zaman gözlerini değdirse, tencerelerde bir kıpırtı, bir sevinç başlar, acaba bugün, hangimizin içinde çorba pişirecek diyerek, her bir tencere, kendince heyecana kapılırdı.

Nasıl ki çoğu insan, elinden tutulmasını, bir iş için yorulduktan sonra, ardından teşekkürle anılmasını ve nihayetinde işe yaramış olmanın verdiği huzurla uyumasını severse, tencereler de böyleydi. Allah aşkına, içinde aş pişirilmeyen tencere, varlığının hikmetini nasıl kavrayacak? Yaratılışı gereği, ateşle hemhâl olmaya meyyal tencere, ocak üzerine konulmasa, nasıl mutlu olacak?

Tüm tencereler, tatlı bir telaşla beklemeye koyuldular. En yaşlısından tutun da, en genç, en parlak tencereye kadar hepsinde bir bekleyiş başladı. Her birinin kafasında bir tek soru: Acep aşçı, bugün hangimizi ateşe koyacak?

Ama atlanmaması gereken bir ayrıntı var ki, onu da dile getirmek gerek: Büyük rafın bir kenarında, henüz yeni alınmış ve daha önce hiç kullanılmamış bir küçük tencere de duruyor ve başına geleceklerden habersiz, doğrusu, biraz da ukalâ bakışlarla diğerlerini seyrediyor.

Şimdi, devam edelim hikâyeye:

Mâhir aşçı, yılların tecrübesiyle, gözlerini bütün tencereler üzerinde gezdirdikten sonra, kararlı bir el hareketiyle, hepsini atlayıp, küçük tencerenin kulpundan tuttu. Hani dedik ya, küçük tencere acemi... Biraz bozuldu böyle kulpundan tutulup götürülüşüne. Kaşını kaldırdı aşçıya. Ama aşçı, umursamaz görünüyordu. Bu umursamazlık, iyice kızdırdı küçük tencereyi. İçinden bağırmak geldi, ama tuttu kendini.

Aşçı, bir süre sonra, sadece el alışkanlığıyla değil, büyük bir ustalıkla, ocak üzerine koydu tencereyi. Hani kendini tuttuydu ya az önce, ateşi görünce, feryat figan bağırmaya başladı bizim tencere:

"-Âh! Yandım aman! Ey canıma kasteden hâin aşçı! Ey elleri kırılasıca! Sen ne beter huylu biriymişsin ki, benim gibi gencecik, tertemiz bir tencereyi ateşe koydun! Şu koca rafta, onca ihtiyar ve yanık tencere dururken, ne kastın vardı ki, bula bula beni buldun! Oysa ben ne kadar da mutluydum durduğum yerde. Canım yanmaz, başım ağrımazdı. Kulpuma elini attığın anda başım ağrımaya başlamıştı zaten! Bu da yetmezmiş gibi, yanan ocağa bıraktın da, ölmeden cehennemde yaktın beni! İnsafsız aşçı! Canın çıksın emi!"

Ne tuhaf ki, bunca feryada karşın, aşçı, yüzünde esrarlı bir gülümsemeyle işine devam ediyor, üstelik, rafta oturmakta olan o emektar tencereler de, tebessüm ederek, küçük tencereyi seyrediyorlardı. Bizimki, canının derdine düşmüş, altında yanmakta olan ateşin tesiriyle, iyice deliye dönmüştü.

"-Âh aman ah! Şu pırıl pırıl varlığımı yakıp da eline ne geçeceğini sandın, acımasız aşçı! O insaf tanımaz ellerinle, beni ateşe attın da, bundan ne kâr elde ettin? Anam yok ki, kaçıp kucağına sığınsam! Babam yok ki, gidip kanadına büzülsem! Garip buldun da, gücün bana mı yetti! Boyum bosum da yok ki, içimde pişecek aş, açlara yetse! Deli aşçı! Akılsız aşçı! Taş kalpli! Yazık senin eline düşen tencereye ki, merhametin hiç yoktur! Allâh'ından bulasın!"

Sıkıştı mı duâya değil de bedduâya sarılmak, bütün küçük kalmışların mârifet sandığı usûl ya, bizim tencere de açtı ağzını, yumdu gözünü... Bu sırada aşçı, dilinde duâlar ve yüzünde huzurla işine devam ediyordu. Tencerenin içine koyduğu suya, biraz tuz ve yağ ekledi. Eline aldığı tahta kaşıkla, hafiften karıştırdı suyu. Bu sırada, küçük tencereye yaklaşma fırsatı bulan tahta kaşık, dedi ki:

"-Aman tencere! Sonradan pişman olacağın laflar etme! Aşçı pek mâhirdir. Zaten sen ne desen, duymazdan gelir. Çünkü o, kendisine verilmiş olan görevi hakkıyla yerine getirmekten gayrı düşünce taşımaz. Karışma ki, o, seni ne zaman ocağa koyacağını, ne zaman ateşten alacağını çok iyi bilir…"

Küçük tencere, kaşığın bu sözlerini duyunca, temelli dellendi:

"-Tabi…" dedi, "Sana göre hava hoş! Ateşte oturan benim! Sen sadece ara sıra girer, ortalık karıştırırsın! Bana karışma diyorsun ama, karıştırmakta da üstüne yok hani! Hem sen karıştırdıkça, sıcaklık içimdeki suyun her yanına dağılıyor da, sanki, içten içe yanar gibi oluyorum. Çık git çabuk!"

Ama kaşık, küçük tencerenin sözlerine rağmen, aşçı çıkarana dek, suda kaldı. Zira kaşık da sadece, aşçının elinde bir hizmetkârdı. Zaman ilerledikçe, küçük tencerenin içindeki su, kaynamaya başladı. Su kaynadıkça, tencerenin sesi biraz azalır gibi oldu. Sanki artık bağırmaya hâli kalmamıştı da, susmuştu. Fakat tam da böyle zannederken herkes, tencere, az önce kovduğu kaşığa dönerek, haykırdı:

"-Âh kaşııık! Neredesin geel! Gel de şu kaynayan suyu birazcık karıştır! Karıştır ki belki, içimi yakmakta olan sıcaklık biraz rahat bulur."

Ama dedik ya, kaşık, kendi istemesiyle gelemez. Daha doğrusu kaşık, kendinden bir şey istemez. Çünkü o, aşçıya râm olmuş bir hizmetçidir. O alır da karıştırırsa, kaşık karıştırır, yoksa yok!

Ama bizim küçük tencere, kızgındı ya aşçıya, bu sebeple onu muhatap görmedi de, kaşığa yalvardı durdu. Bu yüzden de bir cevap alamadı. İçindeki su kaynadıkça, yangını da arttı.

Aşçı, bir süre sonra, elinde bazı malzemelerle ocak başında belirdi tekrar. Bu sırada küçük tencere, canı burnunda bir insan ne kadar anlayışlı olabilirse, o kadar anlayışlıydı. Yani son derece zor bir durumdaydı ve anlayışlı olmaktan çok uzaktı. Altı ateş, içi kaynar su... E kolay değil, varın, siz tencereye anlayış gösterin artık... Çünkü onca sözü işitmesine karşın, aşçı da, tencerenin her sözünü hoşgörü ve anlayışla karşıladı. Her ne kadar, feryatlarından ötürü ateşten çekip almadıysa da, isyanlarına ve itirazlarına karşılık, sert de davranmadı. Aksine, yüzünde tatlı bir tebessüm, farklı bir olgunluk taşıyarak, çorbayı pişirmeyi sürdürdü. Önce biraz "dert" kattı suya... İçine dert düşen tencere, başladı sızlanmaya:

"-Eyvahlar olsun, eyvâh! Bu da nedir Allah'ım! Beni kimlerin eline bıraktın böyle? Şu dupduru suyuma, şu aşçının kattığına bir bak! Dert midir nedir adı, attı da içime, huzurumu kaçırdı. Şimdi sızlanmayıp da ne edeyim? Âh ayağım yok ki, kaçıp gideyim!"

Bu sırada aşçı, çorbaya kattığı malzeme karışsın diye, tekrar aldı tahta kaşıkçığı eline. Kaşık, fırsat bu fırsattır dedi, başladı tencereye moral vermeye:

"-Aman küçük tencere... Derdi beğenmezsin ama, iyi bil ki, dertsiz olan kimse yok. Hem yine bil ki, dertten iyi derman yok. Sabret de dertteki derman, açığa çıksın. Sabret de dert gibi görünen şu katık, lezzetine yeni lezzetler katsın."

Tencere dedi ki:

"-Âh âh! Oradan konuşması ne de kolay değil mi? Konuş bakalım, konuş, geveze kaşık! Zaten davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş. Kafasına vurulan, yaralanan benim, sana göre ne var ki?"

Ardından, biraz niyaz ekledi aşçı... Derdin peşine "niyaz" eklenince, tencere başladı yalvarmaya:

"-Allah'ım! Canım yanıyor! Kurtar beni! Ateş, düştüğü yerleri yaktı da, kimseler anlamadı şu kara bahtlı tencereyi… Dost bildiklerim uzaktan tebessümle seyre daldılar hâlimi. Yalvarırım kurtar beni Allah'ım! Dert ile aczimi bildim, niyaz ile Sen'den yardım dilenmeyi..."

Sonra hemen peşinden, biraz "sürûr" ekledi, aşçısı çorbaya. İçine sürur düşen tencere, başladı ağlamaya:

"-Allah'ım! Sen'den başka derdime derman olacak kimse var mı? Sen lutfettin de, şu sıkıntılı bağrım, bir nebze ferah buldu. Öylesine hasrettim ki sevince, kavuşunca gözlerime yaş doldu. Sen ne rahmet sahibi bir Allah'sın ki, bana sevinç gözyaşları ikram ettin. Ve ne garip sırrın var ki, sevinci, şu acımasız aşçının eliyle sundun... Ama ben, şimdi bunu düşünecek hâlde miyim ki? Hamdolsun! Hamdolsun! Hamdolsun!"

Hemen ardından, azıcık "vesvese" ekledi aşçı çorbaya. İçine vesvese düşen tencere, başladı kıvranmaya:

"-Allah'ım! Ben nasıl bir tencereyim ki, bu hâllere düştüm! Bu ne biçim bir çorba ki, içinde her bir şey var? Bu nasıl bir aşçı ki, beni yaktığı yetmez gibi, çorbayı da mahvetti!"

Tam bu sırada, kaşığı tekrar daldırdı çorbaya aşçı. Çünkü kattığı malzemelerin, iyice karışmasını istedi. Kaşık, fırsattan istifâde, dedi ki tencereye:

"-A tencere! Söyle bakalım, çorbayı mı beğenmiyorsun, aşçının sanatını mı? Ufacık boyuna bakmıyorsun da, şu ocağa konduğundan beri dırdır edip duruyorsun! Tekrarlıyorum: Sonradan pişman olacağın sözü konuşma! Gerçi, ezelinde pişman olacağı iş bulunan kişi, ebedî tövbeye yakın durur... Kimbilir, şu ukalâlığın bile gün gelip, sana yine rahmet olur. Çünkü şek ve şüphe yok ki, aşçı dilese, seni hemen susturur. O ki susturmuyor, ben ne desem boş... Allah'ım! Sırların ne hoş!"

Bu sırada aşçı, kaşığı tekrar çekti, dilinde duâlarla, çorbayı katıklamaya devam etti. Biraz "acı" atınca çorbaya, içine acı düşen tencere, aczinin tesiriyle tekrar feryada başladı:

"-Yandım Allah'ım yandım!!! Yetmez mi bunca yanmak!!! İnsafına dayandım!!!"

Hemen peşinden, az biraz "gaflet" ekti aşçı çorbaya. İçine gaflet düşen tencere, gözlerini kapatıp kısacık bir süreliğine de olsa, uykuya daldı.

Aşçı mâhir, nerede ne katacağını bilir. Tencere biraz unutmuştu ki kederini, bu sefer de tertemiz elleriyle, "isyan" ve "itiraz" ekledi. İçine isyan düşen tencere, sanki az itiraz edermiş gibi, tekrar başladı âha eyvâha, iyi mi:

"-Şu azıcık ferahlığı çok gördü de, ey dostlarım, düşmanlarım, görün neler etti şu aşçı olacak merhametsiz adam bana! Bırakmadı ki köşemde rahat rahat yaşayayım. Acılarla, yangınlarla huzurumu bozdu. Ferimi tüketti tüketti, yeniden geri verdi de, hâlden hâle girip, mahvoldum."

Doğrusu, hakkını teslim etmek gerek... O kadar güçlü bir yapısı vardı ki tencerenin, küçüklüğüne aldanmak yanlış olur. Bunca zamandır ateşte olmasına, içi kaynayan bir aşla dolmasına karşın, susmak bilmemişti. Ne zordu susmak. Ne zordu içi yanarken feryatsız kalıp sükût etmek. Ve aslında ne zordu, onca yanmaya karşın, hâlâ ses veriyor olmak...

Tencere, içinde dert, acz, niyaz, gaflet, isyan ve itiraz bulunan bir çorbadan ne hayır geleceğini bilmiyordu. Hani sadece acz ve niyaz olsa anlayacaktı ama, bu ne garip bir aşçıydı ki, gaflet ve isyanı da katıp, berbat etmişti çorbanın tadını. Bu, tuzla şekeri aynı yemeğe karıştırmak gibi bir şeydi işte. Ya da biberle balı aynı aşa katmak gibi...

Ve bu şuna benziyordu ki, bir kul, hem Allah'a yalvarır, gözyaşları içinde tevbe eder olsun, hem de günah işlemeye devam etsin. Ya da, aynı kul, hem muhabbetten bahseder, hem de geceleri gaflet içinde uyur olsun... Hâsılı, aynı kafeste, kuzuyla kurt, kuşla yılan bir arada yaşıyor olsun.

Bizim küçük tencere, böyle bir birlikteliğin hikmetini kavrayamayacak kadar tecrübesiz olduğundan, gücü yettiğince itiraz etti... Kâh gaflete daldı uyudu, kâh içi yandı ağladı... Kimi zaman korkuyla titredi, kimi zaman şaşkınlıkla ürperdi. Öyle bir ân geldi ki, tüm umudunu ve çıkış yollarını tükettiğini hissedip, çıldıracak gibi oldu. Ve işte, her sonlu gibi, onun gücünün de sonu geldi. Tencere, içini kaynatmakta olan ateşin tesiriyle, o kadar mecalsiz kaldı ki, hiçbir şey düşünemeyecek, tek kelimelik yorum yapamayacak ve tek bir soru dahî soramayacak hâle geldi. Ve aşçı, uygun gördüğü süre dolana dek, yanan ocağın üzerinde bıraktı çorbayı... En sonunda tencere, bayıldı kaldı...

Ne zaman ki, tencerenin sesi kesildi, aşçı, ocağı söndürdü. Çorba ve tencere, kendilerinden habersiz, uzun süre baygın hâlde durdular. Bir zaman sonra, elinde kepçeyle geldi aşçı... Bir besmele çekti ki, cümle açlara müjde gibi... Tencerenin kapağını açıp, içindeki çorbayı şöyle bir karıştırdı. Bu sırada etrafa öyle güzel bir koku yayıldı ki, aşçının gözleri güldü... Sırada bekleyen açlara gıda olsun diye, kepçesiyle çorbadan almaya koyuldu. Kâselere doldurduğu çorbaları, açlara dağıttı. Her tadan, ayrı bir lezzet buldu çorbadan...

İşin ilginç yanı, bu çorba, başkalarına dağıtmakla eksilmiyordu. Bu sırada tencere, tüm acılarının dindiğini, sanki bütün o eziyetleri hiç çekmediğini hissederek ve diliyle, önceleri tâlimini yapmışçasına, vird şeklinde şükrederek, yavaş yavaş açtı gözlerini.

Baktı ki içinde, öncekine hiç benzemeyen bir hâl... Aşçı, şefkatle dokundurdu nazarını tencerenin yüzüne... Açlar, hürmetle; raftaki diğer tencerelerse sevinçle baktılar ona... Hani bizim tencere, çorbayı da, aşçıyı da beğenmezdi ya; anladı ki, aşçı ne ederse, kıvamınca, tadınca eder. Onun el değdirdiği malzemeler, aşkla pişer de, herkese şifâ, herkese gıda olur.

Ve raftan alındığı andan sonra, ilk defa gülümsedi tencere. Öyle ki, bundan sonra ateşe ne zaman konulsa, sadece gülümsedi... Sadece şükretti... Zira içindeki çorba kıvama gelince anladı ki: Yakan, kaynatan, kıvama getiren od, muhabbetin ta kendidir... Aşçı ise zâlim bir adam değil, gönül yapan sevgilidir…

Her çorba, hamlığı gidene dek karışır da karışır. İçine türlü türlü malzeme girer de, dar açılardan kurtulup, derya gibi bir bakışa ulaşır. Çorba konuşmaz, kaptır itirazı bitmeyen... O da dem gelir, susmaya alışır. Zaten, tencere ne kadar dırdır etse, aşçı, sabırla ve hakikatli bir acımayla, kıvam için uğraşır.

Çorba kendi karışır da, karnı aç olanın, kokusundan başı döner... O kendini beğenmez... Ama gelin görün ki, açın hâlinden de ancak aç anlar...Aşçının hüneri, çorbanın tadından anlaşılır. Öyle güzel bir kokusu ve tadı vardır ki muhabbet aşının, hatırına nice çukur, nice yamaç ve nice dağ aşılır.

Neslihan Nur TÜRK ( Şebnem Dergisinden Alınmıştır. )

Sunday, July 09, 2006

Hiçlik Üzerine...


Ramazan... Cuma günü... Cuma vakti...
Cami... Cemaat tek tük camiye girmekte.
İmam kürsüde...
Girenlerin arasında... O... Hızır...

Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor.
Kürsüde imam sohbete başlıyor...
Hızır'ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor.
Cami yavaş yavaş dolmakta.

Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:

-Uyuyacaksın!

Adam:

-Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:

-Uyuyacaksın dedim, der.

Adam:

-Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır a.s. susar ve gözlerini kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:

-Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştir ki bendeki listede bunun ismi yok.

Cevap gelir:

-Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden...

ALLAH sevdiklerinden etsin...
Sevmek, "seviyorum" demek bir iddia.
İş sevilenlerden olmak
Sen “HIC”ligini idrak et ki, “HEP” olasin!..

KUL ol ki SULTAN olasin!..

Sen “SEN”den oyle vazgec ki,
Sen “SES”ini oyle kis ki,
ONUN SESI duyulsun!

Sen O’na oyle teslim ol ki,
O’na oyle bir ayna ol ki,
O icraat yapsin, O gorunsun ..

Sen yalniz de ki:
“Senin istedigin olacak Rabbim! Ve ben HICligimle hukmune raziyim…”

Wednesday, July 05, 2006

Sevgi Çiçeğinin Buudları


1.Papatya: YAŞATMAK İÇİN YAŞAYANLAR

“Yaşadığımız en güzel deneyim gizemler (esrar) içinde olmaktır.” demiş Albert Einstein. Buyurun hayatın içinden esrarlı bir hadise ile başlayalım: “Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon, duvarın birini yıkmaya başlar. Yıkarken, duvar boşluğunda sıkışmış bir kertenkele görür, bakar ki dışardan gelen bir çivi ayağının bir tarafından girmiş diğer tarafından çıkmış. Hayvancağız ayağından çivilenmiş, öylece durup duruyor. Adam şok olur, çivili ayağı görünce. Ciğerine bıçak gibi bir sızı saplanır, kendini kötü hisseder. Biraz sonra içini derinden bir merak kaplar:

Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken kazaen çakılmıştı. Nasıl olmuştu da kertenkele 10 yıl boyunca, karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan yaşamayı başarmıştı? Adam çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar, “Neyle besleniyor acaba?” diye. Bir müddet sonra, başka bir kertenkele beliriverir, ağzında taşıdığı yemekle... İnanılmaz bir olaydır. Adamı sersemletir gördüğü manzara. Meğer ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmektedir.”

Bu nasıl sevgi, bu nasıl bağlılık ve bu nasıl vefadır Allah aşkına! Aralarındaki muhtemel ilişki türü neydi acaba? Anne-baba, eş, arkadaş, kızkardeş, sevgili, abi?.. Her ne olursa olsun ve her kim olursa olsun, bizi sevenleri katiyen üzmemeliyiz, asla terketmemeliyiz! Belki aksine sevgililerimizi üç karışımlı kuvvetli ve gizemli sevgimizle beslemeliyiz, canlı tutmalıyız. Yaşatmak için yaşamak ideali bu, ideali ve reeli... İşte gönüllerimizdeki isim isim sevgi çiçekleri, lâle, jale, sümbül, zambak, mor menekşe, nergis, ergüvan, kına çiçeği.. hepsi birer sevgili insana aittir, sevimli insanın remzidir ve herbiri kendince bakım-görüm ister. Allah sevgisi de öyle!... Tıpkı bu ibretlik olayda Hz. Rahîm’in, sonsuz merhametinin rezzakiyet burcunda tecelli etmesi misali.

2. Menekşe: HİSSÎ-AKLÎ-KALBÎ DERİNLİKLİLER

Sevgi çiçeği ne ister? Sevgi çiçeği gözyaşı ister. Sevgi çiçeği alınteri ister. Sevgi çiçeği kan ister. Bu dört başlık altında şimdiye kadar kaleme aldığımız yazılar ve içlerinde kullanılan bazı prensipler, esasen Allah sevgisi için olduğu gibi, hemen bütün sevgiler hakkında da geçerlidir, uygulanabilir cinstendir. Konunun üzerine oturduğu üç saç ayağı kabul edebileceğimiz “gözyaşı, alınteri ve kan” ifadeleri, hakikatte sevginin üç buudunu temsil eder ve hepsi bir bütün halinde sevgide kemâl makamı işaretler.

İnsan sevdiğine kavuşmak için önce duygusal rayihalarla dolar, sevinç, arzu ve özlemin gözyaşıyla patlar; Mecnun gibi şâirâne olur.. sonra Ferhat misali kazmayla dağları deler, buram buram kan terler.. ardından da vere vere herşeyini tüketen aşık artık en son, Tahir gibi -gerekirse- canını/kanını ortaya koyar, biricik varlığını sevgilisi yoluna harcar.

Gözyaşı, gözden süzülür. Ter ise, bedenin bütününden. Biri kalbi, diğeri iradeyi hem yorar, hem de yüklerini hafifletir. Tezat gibi ama değil; zıt açılardan bir bakışla öyle. Gözyaşı, gönülle manevî bağlantısı sebebiyle duygusal bir olgu, hissî.. alınteri ise irade ile bağlantısı sebebiyle daha ziyade ihtiyârî.. kan ise, inanç mahalli olan kalpten çıkışı ve latifelerin bütün kılcal damarlarından akışı ile kalbîdir.

Denilebilir ki: Gözyaşı hissî bir yoğunluk, alınteri daha çok bedenî bir yorgunluk, kan da kalbî bir adanmışlıktan ibarettir, bidayetü’l-emirde. Müteakip süreçlerinde ve neticelerinde ise bu üç “şey” birbirine karışır, birbiriyle kaynaşır ve “tek bir şey” halinde arz-ı endam eder, birbirlerinin burçlarında tecelli ederler. Gözyaşı burcunda alınteri tulû’ eder, alınteri burcunda kan.

2.Orkide: ÜÇ BUUDLU SEVGİLİLER

Tıp ilminin verilerine göre, üçte ikisi su olan insan vücudu adeta koca bir depo gibidir. Bu deponun suyu, “gözyaşı, alınteri ve kan” şeklinde üç çeşit kullanım halindedir. Tıpkı arabaların benzin, yağ, gaz depoları gibi. Boşa kullanılmadığı ve kâfî miktarda harcandığı sürece ruhlar âleminden gelen insanın dünya yolculuğunu güven ve huzur içinde tamamlamasına ve geldiği ilk yurt olan ötelere ulaşmasına fazlasıyla yeterli gelir.

Gözyaşı, alınteri ve kan, aynı zamanda insan vücudundan çıkan en önemli, en kıymetli üç kevser-misal sudur. Değer sıralamasının başında kan, sonra alınteri, sonra da gözyaşı gelir, kanaatimce. Allah’tan bir talebine ulaşmak için oturup ağlayan, yahut ibadetlerle terlemeyi, fiilen çalışmayı tercih eden, ya da canını/kanını bütün varlığını ortaya koyarak ölüme bile evet diyen üç kişinin durumu, sözkonusu değer sıralamasını veriyor gibi. Bir damla gözyaşı, bir damla alınteri, bir damla kan.. bunların hangisi daha değerli? Hangisi daha ihlaslı ise tabii ki o. Fakat eşit ihlas ölçülerinde halis niyetlerden aktılar ise, zannımca kan önce, ter sonra, gözyaşı en son gelir.

Mahiyetimizden süzülen böylesine kıymettar, bengisu değerindeki üç sıvımız, katiyen bayağı, süflî, denî, dünyevî şeylere zebil edilmemeli, edilip de ayağa düşürülmemeli, nefis ve şeytan tarafından sömürülmelerine fırsat ve imkan verilmemelidir. Bu üç cihan-baha âb-ı hayatı uğruna harcadığımız ideal, onu hak etmeli. Allah’tan başkasına kanımızı, yani bütün varlığımızı adayamayacak kadar kalp fakir-fukarayız, zaman fukarası, eşya fukarasıyız.

Allah’ı sevmek.. sevgisinde samimi olmak.. samimiyetinde sâbit/müstekarr olmak.. ve rıza kâşâlelerinde velayet sultanı kılınmak! İşin doğrusu, göğüs kafesinde bir kalp taşıyan herkes için Allah sevgisi yegâne gayedir, dûkevn eşsiz itmi’nan kaynağıdır. Ne var ki herşey bedel ister. Muhabbetullah gibi bir dürr-i yektâ, meccanen lutfedilmez. Gözyaşı, alınteri ve kan, üç boyutudur Allah sevgisinin; ahirette verilecek emsalsiz pâyelere dünyada kesilen faturadır. Burada faturayı ödeyen, orada karşılığını alacaktır.

3.Lâle: DÜŞÜNENLER-ANLAYANLAR VE AĞLAYANLAR

Muhabbet marifetten doğar. Marifet de muhabbetten. Tezat gibi görülebilir ama doğru. Aralarında bir sâlih dâire teşekkül etmiş. Birincisini Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî söylemiş: “Sevgi, bilmekten doğar.” İkincisi ise Kızılderili atasözlerinden: “Aşkı tanıdığında, Yaratıcı'yı da tanırsın.” -Fox Kabilesi-.

“Düşün, anla ve ağla!” kitabını yazmış düşünen, anlayan ve ağlayan bir gönül. Evet hakiki ilim, buudlu düşünce ve derinlikli anlayış insanı ağlatır. Marifet-i ilahiye insanın göğünde gözyaşından bulutlar oluşturur ve yoğunluğuna göre sağnak sağnak yağdırır. “Benim bildiklerimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz.” [Tirmizi, Zühd 34; İbn Mace, Zühd 19] buyuruyor Gözyaşı Peygamberi. “Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz” [Necm 53/60] diyor uğruna ağlanası Zât-ı Zülcelâl. Sahi nasıl gülebiliyorsunuz, ruhunuz nefsinizin pençelerinde can çekişirken, imanınızın iffeti şeytanın şerefsizliği ile kirlenirken...

Huzur yurduna hüzün diyarından gidilir. Dünya mü’minin hüzün yurdu, ahiret huzur. İkisi de şükür ister. “Cennete girmeyi hak eden mü’minler de derler ki: ‘Bizden hüznü gideren Allah’a hamdolsun” [Fatır 35/34]. Hüzün bazen ağlatır, bazen terletir, bazen acı acı bekletir. “İnsan için yalnız çalıştığının (alınterinin) karşılığı vardır.” [Necm 53/39] âyet-i kerimesi, Cennetin insan iradesine düşen şart-ı âdisini vurgulamaktadır. “Zaman gösterdi ki Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.” diyen Üstad Bediüzzaman Said Nursi, bu sözüyle alınteri, gözyaşı ve kanını insan hangi cihette akıtırsa, çalışmalarının kıblesi neresi ise ona göre hayırlı veya şerli bir neticeye ulaşılacağını işaretlemektedir. Cennet bedel ister, Cehennem de öyle. Fakat Cennetinki dünyada nefsin hoşuna gitmeyen şeyler olduğu için ona mükafaat, Cehenneminkiler ise nefsin dünyada zevkle yaptığı şeyler olduğu için ona da mücazaat denilmiştir. Âh âhirzaman yüzyılları âh...

Sadakatsiz sevgililerin sevimsiz çağları ne kadar sevginin sorumluluğundan kaçmak için özgürlük mazeretlerine sığınsa da, herşeye rağmen değiştirilemeyen asırlar-üstü bir gerçektir ki: Muhabbet itaati iktiza eder. Rabiatü’l-Adeviye’nin şiirinde dediği gibi: “Lev kâne hubbuke sâdıken leeta’te / İnne’l-muhibbe limen yuhıbbü mutîu. Şayet sevgin doğru olsa, itaat edersin. / Zira seven sevdiğine itaat eder.” Allah ve Rasûlü’nü seven bir kul da, dinin farzlarını, vaciplerini ve sünnetlerini, yerine getirir; yasaklarından şiddetle kaçınır. İslam’da “muâmelât” denilen sözkonusu sorumlulukların ise iki cephesi vardır, birisi fıkha bakar, diğeri tasavvufa. Fıkıh alınterine tâliptir, tasavvuf da gözyaşına.

4.Kına Çiçeği: ALLAH’LA GÜLENLER

Hülasa: Gözyaşı, ibadetlerimizin tasavvufî (tarikat) cephesini, duygusal zeminini, nostalji cihetini temsil eder; yani huşû’ derinliğini, marifet enginliğini, vicdan kültürüyle beslenmeyi, hissiyât ve letâif açılımını, kısaca namazın/ibadetlerin bâtınî şartlarını. Alınteri, ibadetlerin fıkhî (şeriat) cihetini temsil eder; yani iradî olarak ifa edilmesi gereken zahirî şartlarını yerine getirmeyi. Gözyaşı ruha, alınteri bedene bakar. Biri İslâm’ın zahirî, diğeri de bâtınî buudlarındaki mükellefiyetlerini sembolize eder. Kan ise, ruhun da kalbindeki sır, hafi ve ahfa derinliklerinde bulunan hakiki niyetlerimizi ifade eder. Meselenin özünün özü de odur.

Çünkü: “Ameller niyetlere göre değerlendirilir. Kişiye (amelinde) niyet ettiği şey verilir (ötede).” Başlangıçta hüsn-ü niyetle başlayan nice amel-i salihler vardır ki, ilerleyen süreçte istikamet üzere berdevam olamamış, hayrın şerre sapaklarından birine saparak yoldan çıkmış ve neticede günah, şirk veya küfürle noktalanmıştır. Dolayısıyla da: “Ameller neticelerine göre değerlendirilirler.” kaidesi yürürlüğe girmiştir. Neticeleri ise -esbâb âleminin şart-ı âdisi olarak- sahih niyetler ve sağlam gayretler belirler. Hepsinden öte hepsini ise sadece ve yalnızca Allah takdir eder.

[Başa dönmüş olduk ama, neylersiniz ki bütün zincirleme yorumlar neticede en başa dönmektedir, yani ana metne. Çekirdeğin ağacı, ağacın meyveleri, meyvelerin de yine çekirdekleri doğurması gibi gibi. Herşey bir çekirdeğin açılımı, herşeyin toplamı da bir çekirdek hepsi. “İlim bir nokta idi. Cahiller için çoğaltıldı” sözü Hz. Ali’nin ifadesi. Sözü bal özlü beyanla bağlayalım: “Doğrusu güldüren de O’dur, ağlatan da O'dur.” [Necm 53/43].

Musa HUB

Sevgi Çiçeği Kan İster


1. Reyhan: ÇOCUK KALBİNCE ADANMIŞLAR

Gülün rengi neden kırmızıdır?... Güllerin aşkı sessiz olur, bülbüllerin ise şarkılı. Sualin cevabı, sözlü karşılık alamadığında özünü kurban etmede saklı. Gece boyu sevdiceğine seranatlar yakan, ilan-ı aşklar eden, methiyeler dizen bülbül-ü şeydâ, hiçbir sescik, hatta bir aks-i sada bile alamadığı gülün aşkından vecd ü istiğraka gelir ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yeryüzünü kaplayan sarı-kırmızı renkler arasından nötr haldeki güle bakınca, kendini tutamaz ve onun kollarına atıverir. Atar atmasına ama özlemle tutuşan yanaklarını gülün yapraklarına dokundurduğu aynı ateşin noktada, göğsü de gülün dikenlerine hedef tahtası olur ve dikenler onun kalbine saplanıverir; derken, beti-benzi atmaya başlayan bülbülün kalbinden ince ince süzülen kanlarla gül kırmızıya boyanır, allar giyer, nihayet bülbül gülün dallarındaki yeşil yapraklarla örtülü tabut içinde ölüme taburcu olur.

Edebiyatımızın meşhur bir yorumu bu. Asıl değil, fasıl önemli. Hikmetler, ibretler, işaretler ve öğretilerle dolu böylesi bir kurguda insan psikolojisinin bir yanı açığa çıkıyor; sessiz sevgililere sesli sevgililerin kan bağışı yapmaları. Bülbülde okunan cümle şu: Demek kemal mertebedeki gerçek sevgi, kanını, canını, varlığını sonsuza dek sevgiliye armağan edebilmektir, hatta ettiğini bile büsbütün unutup hiçbirşeyin farkında olmamaktır, tamamen sevgilide kaybolmaktır, yok olmaktır. “Canım sana kurban olsun” sözünü sadece söz olarak dilde değil, belki öz olarak da yürekte duyabilmektir, o özün emrinde yaşayabilmektir. İşte “sevgi çiçeği kan ister” başlığında vurgulanmak istenen sözkonusu bu “adanmışlık niyeti ve kendini vakfetme halet-i ruhiyesi”dir.

Çocuk Kalbinde Adanmışlık diyebileceğimiz bir olayı bizzat müşâhidi anlatıyor: Yıllar önce Stanford Hastanesi’nde çalışırken, Liza adlı ağır hasta bir kız çocuğu getirdiler. Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlanda da aynı illet vardı; fakat o hastalıktan mucizevî şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık (antikorlar) oluşmuştu. Doktor durumu Lisa’nın beş yaşındaki erkek kardeşine anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Evet, eğer ablam Liza kurtulacaksa, veririm kanımı!" dedi. Kollarına serum takılıp birinden öbürüne kan nakli yapılmaya başlandı. Kan nakli ilerlerken, çocuk, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu. Bir an geldi, gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: "Doktor amca, hemen mi öleceğim?..." Böyle bir soru doktoru şaşırtmış, ablasını da ağlatmıştı. Meğer minik yavru, doktoru yanlış anlamış, vücudundaki bütün kanları ablasına verip öleceğini sanmıştı. Meğer o, ablası yaşasın diye, kendi ölümünü göze almıştı; bütün kanını vermeye “evet” demişti, yeter ki ablası canlı kalsın, ölmesin diye…” -Dan Millman-

Bu çocuğun, kalbindeki tertemiz sevgi uğrunda canını bile feda edebilme ferağatı, akıl üstü bir aklı işaretler esasen, yani kalbi. “Doktor bey, hemen mi öleceğim?” sorusunda atan çocuk kalbinin duyuşları, onu okuduğumuz aynı anda bir his sızısı şeklinde içimizi dağidar ediyor. O çocuğun tam bir saffet ve samimiyet timsali kalp yapısı, birazcık pozitif terakki ile mukaddes muhabbet çiçeklerinin açmasına müsait münbit bir zemin haline gelebilir. O minik yavrunun kalbinde “sevdiğine kendini adamak sıfatı” bir hakikat şeklinde atıp durmaktadır. Bizim “Sevgi çiçeği kan ister” başlığımızın anlatmak istediği de budur: Sevgiliye canını bile verebilecek kadar bütünüyle adanmışlık haleti, kendini vakfetme niyeti. Sevgiliye, yani Allaha.

Adanmışın Ahvâli

Sevdalı kişinin gözünden yaş, yüzünden ter eksik olmaz. O bir fedaidir. “Cüıltü fidâke! Kurbanın olayım!” onun tecdîd-i biatıdır. Anadolu kültüründe artık belli ölçüde sıradanlaşan ama hala samimiyetini koruyan “Kurban!” hitabı, kimbilir belki de çekirdeğinde böylesine bir adanmışlık niyetini saklamaktadır. Bir sonlunun sonsuza armağanıdır: “Allahım, kurbanın olayım!” Hak Teala uğrunda gözünü kırpmadan şehadet şerbetini içmeyi kabul edebilecek kadar aşkın ve taşkın olarak seven bir kalp, muhabbet-i ilâhîde gaybûbet makamdadır demektir. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki Allah sevgisinden dolayı gözyaşını ve alınterini akıtamayan, kanını asla akıtamaz; yani kendini Onun yoluna vakfedemez, adayamaz. Ona vuslat tutkusuyla hırz-ı can edemez. Yanlış anlaşılmasın, bu, Biricik Sevgilimiz Allahımızın rızası uğrunda, sevgisi yolunda canını bile gerekirse ortaya koyabilecek seviyede fedailik etmesi demektir; yoksa savaş meydanlarında sadece mü’minler değil, herkes ölüme yürüyebilmektedirler, isteyerek veya istemeksizin.

Her haliyle imtihan olan insan, muhabbetiyle de tecrübe edilir. Bu bakımdan Allah sevgisi, kişiden kimi zaman gözyaşlarını, kimi zaman da gözünün kendisini ister. Allah sevgisi, kişiden bazen alınterini, bazen de derisini ister, Nesimî gibi. Allah sevgisi, bazı vakit kanını ister kişinin, bazı vakit de canını; tıpkı gaziler ve şehitler misali. Ne var ki bizim “adanmışlık” manasında kullandığımız “kanını feda” ufku, şehitler gibi sadece kısa bir zamanı değil, belki bütün bir ömrü kapsayan uzun bir süreci içine alır, her an ötelere kanatlanmaya ve sevgiliye kavuşmaya teşne bir halet-i ruhiyedir. Habib-i Kibriya Hz. Muhammed’in fîsebilillah vakfettiği hayat-ı vâfiralarında abideleşen “gizemli şey”dir.

Tasavvufta Adanmışlık Ruhu

İslamın ruhî hayatı denilen tasavvufta da fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-rasûl, fenâ fi’llah, beka bi’llah ve maa’llah makamları var sırasıyla: Derviş önce şeyhinde kendini ifna eder, yok eder; kişisel benliğinden vazgeçer, onun hobi ve fobileriyle donanır, onu halis bir niyetle masseder, özümser; ona olan şiddetli muhabbet, itaat ve sadakati ile adeta şeyhinin minyatürü haline gelir. Gözünün içine bakar şeyhinin, bir emirde bulunsa da yapsam diye, yüz işmi’zazlarından derin manalar yakalamaya çalışır, îmâlarından işaretler istinbat eder, sanki onu göklerin yerdeki dili, sesi-soluğu gibi kabul eder ve öylesine bütüncül bir bağlılık ve bağımlılıkla huzurunda el-pençe divan durur. İşte bu, adanmışlık ruhudur.

Bir süre şeyhinin ufkunda pervaz eden derviş kalbi, belli süreçlerden geçe geçe daha üst makama hazırlanır ve an gelir artık hâssaten Rasulullah Efendimiz’e (sas) derin mi derin ve çoşkun mu çoşkun bir sevda duymaya başlar. Ayet-i kerimelerdeki ve hadis-i şeriflerdeki Hz. Peygamber’i tanıdıkça, marifeti arttıkça meveddeti ziyadeleşir, meveddeti ziyadeleştikçe de tâati kavileşir, istikameti sabitleşir. Na’tlar, methiyelerle sena eder onu. Salat ü selamlarla haberleşir, konuşur onunla. Kendini, eşini-çocuklarını, ebeveynini öylesine unutur ki, adeta yaşadığı zaman ve mekanda asr-ı saadetten bir sahabinin izdüşümü gibi arz-ı endam eder. Çünkü o yok olmuştur aşk-ı rasulde. Bu sebeple de başına selin akışından daha hızlı gelen musibetlere, fakr ü zaruretlere güle güle göğsünü gerer, halinden razı olur; her an ölüm kovalar, tâ kabir ötesinde kendisini bekleyen sevgili Peygamber’ine kavuşabilmek için. Bu da bir “adanmışlık halet-i ruhiyesi”dir.

Şeyhinden Rasulullah’a, ondan Allah’a uzanan bir seyr-i sülûk-u ruhânîyi takip ederken, bu üç vetireyi iç içe yaşar, birbiri içinde ve birbirini tamamlayıcı biçimde onları değerlendirir. Fenâ fi’r-rasûl makamında iken Fenâ fi’ş-şeyh haleti varlığını devam ettirir onun derununda. Fenâ fi’llah makamında da, fenâ fi’r-rasûl ve fenâ fi’ş-şeyh makamları birer alt kademeler olarak o dervişin gönlünde mevcut bulunurlar. Bu üç makamın birinden diğerine geçmek, öbürünü terketmek değildir; belki önceki “vesile makam” ile irtibat ve intisabı koruyarak “esas hedef makam”da arz-ı endam edilecektir. Vesilelere vesilelikleri ölçüsünde vefalı olunarak Hazreti Vefiy’ye vâsıl olunabilir çünkü.

Kurban Bayramlarında, hac mevsiminde Mina’da kurban kesmek, yahut cihad için çıkılan savaş meydanlarında düşmanın kanını akıtmak da yine Allah’a yakınlaşma vesilelelerinin başlıcalarındandır. İşte vesilelere sanki aslın kendisi imiş gibi değil ama asıl maksada hizmetleri ölçüsünde bir adanmışlık ruhuyla muhabbet, teslimiyet ve sadakat ile esas “maksad-ı hakikiye, menzil-i aslîye” ulaşılabilir. Ve sevgi çiçeği, hakikat yolcularından vesilelerle Gerçek Sevgili’ye kendini armağan etme fedakârlığını bekler. Mürşid bir vesile, üstad bir vesile, anne-baba birer vesile, eşya ve hadiseler, kitaplar, peygamberler.. herşey birer vesiledir Hakk’a götüren. “Sevmek Ölmekle Başlar” kitabının yazarı, haklı bir vurguda bulunuyor. Kansız zafer olmaz. Kan terleyen insanlar, gün gelir kanlarını da verebilirler, canlarını da. Gökler ötesinde Allah’ın sevgili bir kul kabul edilip sonra sema ehlinin, ardından Cebrail’in ve nihayet tüm yeryüzü ehlinin sediği bir insan kılınmak! Bu ancak Allah’ı ölesiye sevmekle mümkündür.

Bedeli Ölümse Ölüm...

“Musa Aleyhisselam Tur Dağı’na Rabbiyle münacata giderken yolda bir ihtiyar çıkar önüne. Şöyle anlatır dileğini: - “Ya Musa, ben senelerce burada ibadet ve dua ile meşgul olan bir kulum. Rabbim bunca senedir el açıp ettiğim duamı kabul etmiyor. Ne olur bir de sen niyazda bulun da, Rabbim bir türlü kabul etmediği duamı artık kabul buyursun.” Musa Aleyhisselam Tur’da ihtiyarın dileğini ifade eder: -Sana malum, o kulunun senelerce yaptığı duasını kabul etmeni ben de diliyorum. Ne olur Rabbim mahrum etme o ihtiyar kulunu da kabul eyle duasını.” Rabbimiz cevap verir: -Ya Musa madem sen de istiyorsun o kulumun duasının kabulünü. Öyleyse git duasının kabul edilişini sen de gör.”

Tûr’dan sevinçle dönen Hazreti Musa ihtiyarın bulunduğu mekana gelir, müjdesini vermek üzere onu aramaya başlar. Bir de ne görsün. İhtiyar, bir arslan tarafından paramparça edilmiş, her bir parçası bir yerde. Acı manzaraya ibret ve tefekkürle bakan Hz. Musa ellerini açıp niyazda bulunur: “-Ya Rab, senin hikmetsiz tasarrufun yoktur kainatta. Bunun hikmeti ne ola ki?” Şöyle cevap gelir Rabbimizden: -Ya Musa! O kulum benden öyle bir makam istiyordu ki o makamın bedeli; ancak öyle bir sonuçtu. Bedelini ödedi, istediği makama ulaştı. Bedel ancak bir can vererek ödendi; ama karşılığı ebedî olarak elinde.” Rabbimiz bundan sonra şöyle bir hatırlatmada bulunur: -Ya Musa! Kullarıma söyle, olayların dışındaki çirkinliğine takılıp da kalmasınlar, içindeki güzellik ve hikmete de nazar etsinler, ebedî sonucunu da düşünsünler.”

Evet her vuslatın bir bedeli vardır. Gül uğruna ölmeyi göze alabilen bülbüle bülbül denir. Güle rengini kendi damarlarındaki kan kırmızısı ile vermeyi cana minnet bilecek kadar candan geçmiş bir canan canlısı canlar ancak “Allah Gülleri” veya “Allah Bülbülleri” olabilirler. Ölümü şeb-i aruz kabul eden o Mevlânâ ruhlulardır ki, onun gibi vedûdiyet sultanı olabilirler, çağlara destan diye okunacak bir aşk şarkısı yadiğar edebilirler. Eşya ve hadiselerin esbâb perdelerindeki karanlığa veya kızıllığa bakmazsızın gözünü diktiği ufka doğru emin ve müstakim adımlarla ilerleyen canhıraş sevdalılar.. evet onlardır, Allah’ın sevdiği kullar, Rasulullah’ın övdüğü müslümanlar...

2.Erguvan: ADANMIŞLARIN ÂYETLERİ

Adanmışların âyeti şudur: “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah’ın rızasını kazanmak için kendini (canını) feda eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.” [Bakara 2/207]. Adanmışların bu en yüce âyeti gösteriyor ki adanmışların en güçlü âyeti, canlarıdır; yani adanmışlıklarını gösterir en büyük âyet/delil ortaya koydukları kalpleridir, canlarıdır, kanlarıdır. Allah’a dost olan, canını feda etmekten çekinmez. Kur’an, sevgi ile ölüm arasında olmazsa olmaz bir gerektiricilik zikreder. Seven, sevdiği uğruna ölümü göze alır, alıyorsa seviyordur, ölebiliyorsa samimidir. Sevginin gözlerinde parlaması gereken ölüm ışığını o en Sevilesi en Sevgili bakınız nasıl dile getiriyor, sevgi pazarlamacılarına ve dostluk iddacılarına karşı nasıl bir hodri meydan çekiyor, sevgilerini imtihana davet ediyor:

“(Habibim!) De ki: “Ey kendilerine Yahudi diyenler! İnsanlar arasında yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunu iddia ettiğinize göre, bu iddianızda tutarlı iseniz, haydi hemen ölmeyi temenni edin de bir an önce O’na kavuşun; (eğer doğru sözlü iseniz bunu çekinmeden yaparsınız).” Ama onlar bizzat yaptıkları zulümler sebebiyle asla ölümü temenni etmezler. Allah o zalimleri pek iyi bilir. De ki: “Sizin kaçtığınız o ölüm var ya, o mutlaka sizi karşılayacaktır. Sonra da görünmeyen ve görünen ne varsa hepsini bilen Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz, O da sizin yaptıklarınızı tek tek bildirecek ve ondan ötürü karşılığını verecektir.” [Cuma 62/6-8].

Mezkûr âyet ile aynı minvâldeki şu âyeti de sırf hakkıyla imanı, hakkıyla insafı, hakkıyla sevgiyi, hakkıyla vefayı öğrebilme ve tekrar ile pekiştirme sadedinde derinlemesine mütalaa etmeye ihtiyacımız var kanaatindeyim. Hitap yine Yahudilere. “(Sevgili Rasûlüm!) De ki: ’Eğer Allah katında âhiret yurdu (cennet) bütün insanlar içinde yalnız size ait ise ve bu iddianızda samimi iseniz haydi ölümü istesenize!’ Fakat elleriyle yaptıkları işler ortada iken, ölümü asla istemezler. Allah o zalimleri pek iyi bilir. İnsanlar içinde dünya hayatına en hırslı olanların onlar (yahudiler) olduğunu görürsün. Hatta bu hırsta müşriklerden bile daha ileridirler. Onlardan her biri bin yıl yaşamak ister. Fakat uzun ömür onu cezadan uzaklaştıracak değildir. Allah, onların bütün yaptıklarını görür.” [Bakara 2/94-96].

“Âhiret sırf bizimdir’ demek, öldükten sonra herkes ya mahvolup yok olacak, sadece biz kalacağız; ya da herkes cehenneme gidecek, yalnızca biz cennete gideceğiz ve orada biz mutlu olacağız” demek olur. Ölümden sonra böyle ebedi bir mutluluğun yalnız kendilerine ait olduğuna cidden inanmış olanların, zahmetler, elemler ve kederlerle dolu olan şu üç - beş günlük dünya hayatına sımsıkı sarılmalarının hiçbir anlamı yoktur. Bu düşüncede olanların bir an önce ölümü temenni etmeleri gerekirken, onlar asla istemezler. Zira âhiret için hazırladıkları şeyler zulümler, cürümler, cinayetlerdir. Yani bunlar zaten sabıkalı kimselerdir. O kirli ellerin neler yaptığını, âhirete ne yüzle varacaklarını vicdanları duyar da dünya cennetinden vazgeçmezler, ölümü isteyemezler. Allah o zalimleri bilmez mi sanıyorlar ki, âhiret yurdu bizimdir, diyorlar. Oysa Allah bütün zalimleri bilir.

Bu ruh hali, kaçınılmaz olarak iki sebebin birinden ayrı değildir. Ya bunlar: “Âhiret sırf bizimdir” derken, bunun yalan olduğunu bilerek söylüyorlar. Böylece âhirete asla inanmıyorlar demektir. Ya da bunların maksadı gerçek âhiret olmayıp bekledikleri dünyevî bir gelecektir. Gerçekten Yahudiler son devirlerde âhiret kavramını tahrif ve tevil ederek şu ideale sahip olmuşlardır: Kendilerine vaad edildiğini ileri sürdükleri kutsal topraklarda devlet kurduktan sonra, bütün dünyayı istila edecekler, dünyanın tek devleti olacaklardır.” [Suat Yıldırım’ın Mealinden, 2/96’nın ara notu].

Allah’ın topraktan yarattığı insan, toprağın ürünlerini, kadını-kızı, çoluk-çocuğu, altını-gümüşü, evi-barkı, malı-mansıbı Allah’a tercih ediyor. Oysaki toprak insanın yapı malzemesidir. Allah insanı topraktan yaratmıştır, yoksa toprak için yaratmamıştır, kendisi için yaratmıştır. Toprağı aşabilenler ancak aşkın ruhun ufkuna tülû edebilirler, ruhlarının geldiği mercie yönelebilirler, nefha-i ilahî olan ruhlarından hareketle Biricik İlâh’a vâsıl olabilirler. İşte fizikî kalpleriyle değil, cismânî şehvetleriyle değil, belki manevî kalbiyle ve bütün ruhuyla Allah’a aşık olabilen insanlardır ki, Allah’a adanmışlık şuuruyla melekleri geride bırakır, beşeriyetin iftihar tablosu haline gelirler.

Kaldı ki Allah’ın en çok sevenler de, bütün varlığını Allah’a adayanlardır. Her kul, Allah için yapabildiği fedakarlıklar ölçüsünde Allah’ı seviyor demektir. Bütünüyle varlığını Allah’a adamak, kulların aşk-ı ilahîde yakalayabilecekleri en zirve makamdır. Allah’a kendini adama ufuk makamına kadar kul, masivayı önem sırasına göre bir bir terkeder; önce vaktinden, malından, ehl ü iyâlinden ve canından... Allah’a “En Sevgili” diyebilmek büyük cür’et. Olması gereken anlamında ise mahzursuz. Hatta öğretici olması bakımından matlub bir ifade. Olanı seslendirme manasında ise büyük bir iddia. Delil ister, ispat ister. En Sevgili, yani en sevimli şeyleri ve en nihayet canımı bile uğrunda feda edebileceğim Zat-ı Mahbûb demek. Ne ulu bir gerçektir ki, Allah’ı, Rasulullah’ı ve Hakkın yolunu herşeyin üstünde ve önünde tutmak hakiki aşk-ı ilahînin ve muhabbet-i Rasulullahın birinci ve biricik hücceti.

Adanmışların Rasûl Aşkı

Nitekim Cenab-ı Mevla şöyle buyurmuştur: “De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan ve Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise.. o halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” [Tevbe 9/24] Demek masivadan herhangi bir şeyi Allah ve Rasulünden daha çok sevmek fısktır, seven fâsıktır ve hidayete eremez, umduğuna nail olamaz. Ebu’s-suûd Efendi tefsirinde der ki: “ Bu âyette öyle bir tehdit vardır ki, Allah’ın hususi lutfuna mazhar olmayan hiç kimse bundan kurtulamaz.” Nasıl kurtulsun ki, Allah’a imansız Cennete girilmez, Rasulullah’ı sevmeksizin iman edilmiş olunmaz. Çünkü:

Bizzat Allah Rasulü: “Beni kontrolünde tutan Allah’a andolsun ki, sizden hiç kimse beni kendisinden, babasından, malından-mülkünden, çoluk-çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (hakkıyla) iman etmiş olmaz.” [Buhari, İman, 8; Müslim, İman, 70] buyurmuşlardır. Nesâi’nin rivayetinde ise: “malından ve ehlinden (ailesinden) daha çok sevmedikçe...” kaydı vardır [Nesâî, İman 19]. Yine bir başka sahih hadiste belirtildiğine göre Hz. Ömer (r.a) "Ya Resulallah, Allah'a andolsun ki, kendimin dışında seni her şeyden çok seviyorum" demiş. Bunun üzerine Peygamber efendimiz "Hayır ya Ömer, beni kendinden daha çok sevmedikçe olmaz" buyurmuştur. Ardından Hz. Ömer: "Ya Resulallah, Allah'a andolsun ki, seni kendim dahil her şeyden çok seviyorum" demiş, Peygamberimiz de "Şimdi oldu ya Ömer, şimdi oldu!" buyurmuştur.

Bir başka sahih hadiste Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: "Beni dünya ve ahirette her şeyden üstün ve kendisine daha yakın görmeyen bir mü'min yoktur. İsterseniz "Peygamber, mü'minlere canlarından ileridir" (Ahzab, 6) ayetini okuyun. Şu halde herhangi bir mü'min geride bir mal bırakırsa, soyundan olan kimseler ona mirasçı olsunlar. Şayet bir mü'min ölürde geride bir borç bırakırsa ya da ailesine bakacak kimsesi yoksa bana getirsinler. Çünkü ben onun yakınıyım." [Seyyid Kutup, Fîzilâli’l-Kur’ân 33/6’nın tefsiri]. "Peygamber mü'minlere canlarından ileridir. O'nun eşleri de mü'minlerin anneleridir. (…) Bunlar kitapta yazılmıştır." [Ahzab 33/6]. Bu âyetin şu şekilde de bir meali vardır: “Peygamberin müminler üzerinde haiz olduğu hak, onların bizzat kendileri hakkında haiz oldukları haktan daha fazladır. (O, bir baba konumunda olduğundan) onun eşleri de müminlerin anneleridir. (...) Bunlar kitapta yazılıdır.” [Ahzab 33/6 (Suat Yıldırım)].

Sevgi istenir, Allah da, Rasûlü de sevgiyi talep etmişlerdir. Çünkü sevgi, bir beşerin verebileceği en özel ve en değerli şeydir. Üzerimizde sonsuz hakların sahibi olan Allah ve Rasûlü, o sevgiyi arzu etmişlerdir. “De ki (ey Rasûlüm!): Ben bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü, sizden akrabalık sevgisinden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur. İşte kim böyle bir sevgi olsun, başka iyi işler olsun gerçekleştirirse, Biz de onun o iyiliğinin sevap ve mükâfatını kat kat artırırız. Çünkü Allah gafurdur, şekûrdur (çok affedicidir, kullarının az işlerini fazlasıyla ödüllendirir). [Şûrâ 42/23; bkz. 4,40]

“Buradaki akrabalık sevgisi şu şekillerde olabilir: 1. Hz. Peygambere (a.s.) şöyle demesi emrediliyor: “Sizden hiçbir ücret istemiyorum, sadece size olan akrabalığım sebebiyle, bu yakınlığın hukukunu gözetmenizi, bundan ötürü, bana bir sevgi göstermenizi temenni ediyorum.” 2. “Sizden sadece benim en yakın akrabalarıma (Ali, Fâtıma ve evlatlarına) sevgi beslemenizi istiyorum.” 3. Allah’a güzel davranışlarla yaklaşmayı arzu etmenizi istiyorum.” Bu son mâna hem daha genel, hem de âyetin öncesine ve sonrasına daha uygundur.” [Suat Yıldırım’ın Meâlinden, 42/23’ün ara notu].

Aşk-ı Rasûl hususunda da en güzel şekliyle modellerimizi yine asr-ı saadette buluyoruz. Ashâb-ı Kirâm, Rasulullah’ı Allah’ın istediği derecede ve şekilde seviyorlardı. Nitekim Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ashab'a Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan daha sevgili kimse yoktu." [Tirmizi, Edeb 13]. Evet sevgi delil ister, ıspat edilmek talep eder. Allah sevgisi de öyle, Rasulullah sevgisi öyle. İspatının nasılı ise şu âyet-i kerimede ifade edilmiş: Ey Resulüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir).” [Al-i İmran 3/31]. Bu itaat, onun davası uğrunda, mesajını cihanın dört bir yanına ulaştırma yolunda can, canan, cinan herşeyden geçmeyi gerektirebilir.

3. Sıklamen: ADANMIŞLARIN VASIFLARI

Adanmışların dostu Allah’tır, Rasulullah’tır ve Mü’minlerdir, onlar başkalarını dost edinmezler. Edinmezler çünkü başta Allah emreder, ortada Rasulullah nakleder ve sonda Mü’minler inkıyâd ederler ol vahy-i semavîye ki şöyle der: “(Ey inananlar!) Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun Resulüdür ve Allah’a tam boyun eğerek namazlarını hakkıyla ifa eden, zekâtlarını veren müminlerdir. Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri dost edinirse bilsin ki, bunların teşkil ettiği Allah tarafı, mutlaka galip gelecektir.” [Maide 5/55-56].

Allah’a adanmışların dört vasfı önceliklidir: 1. Allah onları sever, onlar da Allahı severler. 2. Mü’minlere karşı mütevazi, kafirlere karşı ise izzetlidirler. 3. Allah yolunda mücahede ederler. 4. Hiçbir kimsenin kınamasından korkmazlar. Göklerin yerlilere ihtiyacı yoktur, adanmalarına da ihtiyacı yoktur. Fakat göklerin ve yerlerin sahibine adanan yerliler, göklerötesine pervaz edebilirler ve etsinler diye indirilmiş ilahî mesaj:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allahı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki dilediğine verir. Allah vâsi’ ve alîmdir (ihsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir). [Maide 5/54; bkz. 47,38; 4,133; 14,19-20; 48, 29; 58,21-22].

İlk yitik sevgi oluyor, yoldan çıkınca, Allah’ın sevgisi. Mesele kalple ilgili. Sevgi olmayınca, o sevginin gereği ve neticesi güzel ameller de olmuyor. Kulluğun illeti sevgi mi? Evet. Kulun Allah’a sevgisi mi, Allah’ın kula sevgisi mi? Her ikisine de evet. Aşk yolcularının inancı bu. Muvahhidîne göre ise, ubûdiyetin illeti ulûhiyet. Sadece ve yalnızca Allah Allah olduğu için kulluk edilmeye layık olan da ancak ve ancak Odur. Mahlûkât da kullukla yükümlüdürler. Herşeyi kullara veren ve verecek olan Allah, kullardan teşekkür sağduyusu adına kulluk vergisi talep etmiştir. Sevgi bu verginin üsaresi. Sevgiye dayalı olarak, sevgi lokomotifine bağlı olarak geliyor vagon vagon amel-i salihler.

Sevgi vergidir, herşeyi sevgiliye verebilmedir; en başta en değerli varlığımız olan kalbimizi, sonra kalıbımızı, sonra da malımızı. Herşeyi O’na geri vererek, daha doğrusu ve açıkçası şu dünya hayatında geçici bir süre bütün mülkü O’nun için kullanarak o mülkü ahiret hayatında ebediyen zapdetme sırrıdır sevgi. “Sevmeden verebilirsin, ama vermeden sevemezsin.” diyor Amy Carmichael, ne doğru söz! Sevgi vergidir evet; her iki manasıyla da, hem Allah’ın kullara en özel vergisi/lütfu, hem de kulların Allah’a ödeyecekleri en özel vergidir, kulluk mükellefiyetinin şekeridir. Efendimiz’in açık ifadeleri o ki, Sevgili yolunda verdiklerimizin sahibiyiz, kendimize harcadıklarımızın ise tüketicisiyiz. İnsan ülkesinin gönül başkentinde iktidar kimin elinde ise, sultan kim ise, insanın bütün donanımı da ona hizmet eder, Rahmân’sa Rahmân, şeytansa şeytan.

Adanmışlığın Şifresi: Küllî Niyet

Adanmışlık kalpten başlar, sonra bütüne hâkim olur. Adağın kıblesi, adağın değerini de yüceltir, yahut indirir. İnsanın en kıymetli uzvu kalbidir, kalbin en önemli fiili iman ve niyetidir; bunlar da o en kıymetli Zât’a verilmelidir, o da ancak ve ancak Allah olabilir. Allah’a bütünüyle adanmışlık, Allah’ı hakkıyla takdire en yakın insânî aşkınlıktır. Kur’ân-ı Kerim’de üç âyet vardır ki, adeta Allah’ın kullarına kadirnâşinaslıkları ve vefasızlıkları sebebiyle acı birer sitem veya serzenişi gibidir: “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler, lâyık olduğu tarzda bilemediler. Muhakkak ki Allah pek kuvvetlidir, mutlak galiptir.” [Hacc, 22/74]. “Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Halbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları şeriklerden yücedir, münezzehtir.” [Zümer 39/67].” “Allâh'ı şânına yaraşır biçimde tanıyamadılar, gereği gibi tanımadılar.” [En’am 6/91]. Evet Allah’ı hakkıyla takdir edebilenler varsa bunlar ancak peygamberlerdir ve onların yoluna adanmış mü’minler olabilir, başkaları değil. Adanmışlık, Allah’ı takdir edebilme niyetidir. Ve niyet biz sıradan düz mü’minlerin elindeki yegane büyük takdir vasıtasıdır.

Filhakika zaman şeridinde ilerlerken hadiseler ve kişiler arasında tek tek sahih niyet ayarlamasında bulunabilmek gerçekten çok zor bir fiil. Ne var ki Bediüzzaman’ın tespitleri üzerinde, insan ancak küllî bir niyetle böylesine küllî ubûdiyete ve küllî şükre muvaffak olabilir. Tarihte nice büyük dava insanlarının ve günümüzde kimi Nur talebelerinin yaptığı gibi kişi kendini iman davasına adayıp bütünüyle “vakıf insanı” haline gelirse, o takdirde her attığı adımı Ona doğru atacak, her duruş ve duyuşu Onun istikametinde değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Hz. İsa’nın havarilerinin cihanı sarsan aksiyonlarının arkasında da Allah’a adanmışlık vardır. Ashâb-ı kehfi oluşturan delikanlıların gönüllerinde de aynı mağma kaynamıştır. “Fedâke ebî ve ümmî yâ Rasulallah! Anam-babam, tatlı canımsana feda olsun ey Allah’ın Rasulü!” diyen Peygamber Arkadaşları, hayatlarını kan-ter-gözyaşı içinde geçirdiler ve “Ashab-ı Kiram” olmakla serfiraz kılındılar, Muhacirûn ve Ensâr nâmıyla iki şanlı ehl-i cennet oldular. Canlarını verdiler; cihanla oynadılar ve cinânla müjdelendiler, hepsinden öte Cânan’a kavuştular, onun ebedî rızasını, sermedî sevgisini kazandılar.

Kainatın Sevgilisi Habibullah’ın zâtında ve ashabında destanlaşan saadet asrının temelinde ve özünde de yine kendilerini Allah’a adamış o vakfiyeler ordusu vardır. Aynı şekilde, Ahirzamanda yeryüzünü çiçek çiçek donatıp bahar yamaçlarına döndürecek, döndürmeye azm ü cezm ü kastetmiş sevgi şehsuvarlarının gönüllerindeki ilahî muhabbet, nefis ve şeytanların düşmanlık akabelerinde böyle bir adanmışlık biatına, vakıf ahd ü peymânına bağlanmıştır ki Mevlâ-i Müteal o matıyyelere atıyyelerini emanet etmiştir, mukaddes emaneti onların omuzlarına yüklemiştir. Batının battığı bataklıklara Tubâ filizleri dikmek ve kaybolduğu karanlıklara doğunun güneşini yükseltmek için. En Sevgili’nin sevdasına garkolmuş olarak... Sevgilide fâni olmadan sevgisinde bâki olamayız, sözün özü.

4. Fesleğen: KADERİNİ CANLARIYLA BELİRLEYENLER

Kaderinde kan izleri olanlardır Adanmışlar. Yani gözyaşlarını, alınterlerini ve bütün nefeslerini uğruna adadıkları Sevgili için birgün ihtiyaç olsa canlarını sebil ederler. “Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda mücadele ederler, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın Tevratta da, İncîl’de de, Kur’ân’da da üstlendiği gerçek bir vaaddir. Verdiği sözde Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin ey müminler! Müjdeler olsun size, işte en büyük mutluluk, işte en büyük başarı! [Tevbe 9/111; Bkz. 35,29; 39,29; 61,10; KM, Tesniye 20. bölüm. Matta 10,34]. Mütekaip âyette ise canlarını ve mallarını Allah’a satan o adanmışların diğer üstün vasıfları sayılıyor: “O tövbe edenler, o ibadet edenler, o hamd edenler, Allah’ın rızası için sefer edenler, o rükû edenler, o secdeye kapananlar, iyilikleri yayanlar, kötülükleri önleyenler ve Allah’ın hudutlarını bekleyip koruyanlar yok mu? İşte o müminleri müjdele! [Tevbe 9/112; bkz. 66,5; 4,24]

Hani dünyada bütün varlıklarını Allah’a adayan, onun için yaşayan, mahrumiyetlere katlanan ve bu sebeple de müjdelenen o “İyi insanlar var ya, onlar (Cennette) kâfur suyu ile hazırlanmış içecek kâselerini yudumlarlar. Bu, Allah’ın has kullarının içip, istedikleri yere akıttıkları bir kaynaktır. Bu seçkin kullar, dünya hayatında iken sözlerinde durur, adadıkları şeyi yerine getirir ve felaketi bütün ufukları tutan kıyamet gününden endişe ederlerdi. [Adağı yerine getirme kişinin: a- Kendisine farz olan şeyleri yapması, b- Söz verdiği şeyleri yapması, c- Kendi üzerine vacip kıldığı şeyleri yapması mânalarına gelebilir.] Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire (borçluya ve mahpusa da) ikram ederler. Ve derler ki: “Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.” Biz, yüzleri ekşiten asık suratlı o günde Rabbimizin gazabından korkarız.” Allah da onları o günün felaketinden korur, onların yüzlerine nûr, gönüllerine sürûr verir. Sabretmelerine karşılık onlara cennetler, ipekler ihsan eder. Koltuklarında diledikleri gibi dinlenir, orada ne güneş sıcağı görürler, ne de dondurucu soğuklara uğrarlar. Cennet ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar, meyveleri devşirmeleri pek kolay olur. Etraflarında hizmet edenler gümüş kaplar, billur kâseler, gümüşî parlaklıkta billur kupalarla dolaşır, onlara ikram ederler. Cennetlikler içeceklerini kendi iştahları ölçüsünce tayin ederler. Onlara karışımında zencefil bulunan kadehler ikram edilir. Bu içecekler, adı Selsebil olan pınardandır. Etraflarında ebedî cennet çocukları dolaşır durur ki, onları gördüğünde parlaklıklarından ötürü etrafa saçılan inciler sanırsın. Hangi tarafa baksan hep nimet, servet, ihtişam, büyük bir saltanat görürsün. Elbiseleri ince veya kalın yeşil renkli ipeklerden, atlaslardandır. Gümüş bilezikler takınırlar. Onların Rabbi, kendilerine tertemiz bir içki ikram edip şöyle demiştir: “İşte bütün bunlar sizin mükâfatınızdır. Gayretleriniz makbul oldu.” [İnsan 76/5-22].

İnsanın kaderini belirlemede, istikbalini yönlendirmede gözyaşı, alınteri ve kan damlalarından hangisinin daha güçlü etkisi vardır? Birinci yazıda: “Kaderimizi –bir anlamda- gözyaşlarımız belirler.” İkinci yazıda: “Kaderimizi gözyaşlarımızdan daha çok alınterlerimiz belirler.” demiştik. Bu üçüncü yazıda ise: “Kaderimizi gözyaşı ve alınterlerimizi de hayatta tutan kalp atışlarımız, kan damlalarımız belirler.” diyorum. Kan damlaları, yani kalplerimizdeki niyetlerimiz, maksatlarımız. Yaşadığımız her olayda, hesapladığımız her işte, istikbale dönük kurgularımızda daima O’nun hoşnutluğunu yegane hedef kılmak. Kan, gönüldeki iman, yani katıksız bir inanç, tam bir kabul, bütünüyle bir adanmışlık, kendini vakfetme hasleti. “Ameller niyetlere değerlendirilir. Herkese niyet ettiği şey vardır” Peygamber öğretisince. Yani hangi maksat uğruna gözyaşı ve alınteri döktü ise, kişiye o şey verilir. Tabii bazen, söylemde ifade edilen bir gaye, kalbin derinliklerinde saklı olan gayeden farklı olabiliyor. Böyle bir ruh haletinde gözüken sevgi çiçeği, katiyen plastiktir, naylondur, gerçek değildir. Cânân yolunda bütünüyle varlığını yokluğa vermeye rızadîde olamayan, sevgi vetiresinde kemal noktaya çıkamamış zavallı bir can demektir.

Musa HUB