Monday, February 26, 2007

Hifa (r.a) - Süheyb (r.a)


Medine'nin kadinlari hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun baska güzeldir ve bambaska gülümser. Öylesine sicakkanli ve öylesine samimidir ki kadinlar onu canlari gibi severler. Oglu, abisi, erkek kardesi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazilari beylerine ister. Onu ciddi ciddi sikistirir, araya hatirlilari koyup, izdivaç teklif ederler. Hifa Hatun'un methi hizla yayilir ve çok uzaklara gider. Birakin hekimleri, tüccarlari, vezirler, sultanlar siraya girer. Ancak o Necasi gibi bir Imparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'in rizasini diler. Ama taliplerin ardi arkasi kesilmez. Kimi ayaklarina halilar serer... Kimi esigine cevahirler döker... Yüz kizil tüylü deveyi getirip kapisina baglayanlari mi sorarsiniz, yoksa saray anahtarlarini önüne atanlari mi? Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile.

Efendimizin huzuruna çikip "Ey Allah'in Resûlü" der, "Bana cennete götürecek bir seyler ögretsene." Dogrusu o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) 'Gündüzleri oruç tut' ya da 'Geceleri namaz kil' gibi bir tavsiyede bulunacagini sanir ama Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzim" buyururlar "Zira bununla dininin yarisini emniyete alirsin!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve "Siz kimi münasip görürseniz ben ona raziyim" der. Mâlum, o siradan bir hanim degildir ve onu nikahina alacak erkegin de "özel" olmasi gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kirar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur "Yarin sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu teklifi herkesin hosuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düsünür, kendilerince hazirlik yaparlar.

Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnini zor doyurur. Kah agaç altlarina uzanir, kâh mescid gölgelerine kivrilir. Uzun boyuna ragmen o kadar zayiftir ki, rüzgar sert esse ayaklarini yerden kaldirir. Ama bakin su ise ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken agirliga yenilirler. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin esiginde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çagirtip neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra sansli sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "Simdi hanimina bir hediye al ve tut elinden evine götür." Suheyb Radiyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar. "Iyi ama" diye mirildanir, "Benim ne bir dirhem gümüsüm, ne de siginacak evim var." Hifa Hatun kocasinin boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüs olan süslü bir heybe gönderir ve "Filanca yerdeki köskümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayir dualar ederler.

Süheyb, o gün Medine sokaklarinda dolanir durur, aksama dogru utana sikila konaga sokulur. Kendisi için hazirlanan muhtesem sofradan ya bir, ya iki hurma alir ve "Ya Hifa" der, "Biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben sükretsem gerek, sen sabretsen gerek. Ister misin su geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardir. Orada yalniz sükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular. Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaslari ile islatir, kalplerini zikr ile aydinlatirlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatir ve onlari Allahü teâlânin cenneti ve cemaliyle müjdeler.

Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb'i yanlarina oturtur. "Ey Süheyb" buyururlar "Geceki halini sen mi anlatirsin ben mi anlatayim?" Süheyb gözlerini kucagina indirir, zor duyulan bir sesle "Allahin Resulü en iyisini bilir" cevabini verir. Efendimiz onlara "ne mutlu size" gibilerinden bakar, "Ikiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allahü teâlâyi göreceksiniz!" Süheyb derhal secdeye kapanir ve "Ya Rabbi!" diye yalvarir, "O ki beni magfiret ettin, günahlara bulasmadan canimi al!" Allahü teâlâ bu yanik duayi kabul eder, Suheyb, secdede kalakalir. Mescidde bulunanlar aglamakli olurlar. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Size daha sasilacak bir sey söyliyeyim mi? Su anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar. Namazlarini, yüzü suyu hürmetine yaratildigimiz o yüce Server kildirir. Ikisini yanyana topraga birakirlar. Bas uçlarina küçük bir tahta çakar. Birine "Sükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "Sabredenlerden Hifa!"

Thursday, February 22, 2007

Önyargılardan Sıyrılış


Bilge bu yanıt karşısında sessiz kalmayı tercih etti. SinHa, onun kafasına takılan bir başka soruya dönüş yaptı:

"Sen şimdi aslında lamba yanmadığı halde, etrafın neden aydınlık olduğunu merak ediyorsun, değil mi?"
Bilge, tereddütsüz "evet" dedi.

"Çünkü karanlık senin kafanda. Onu aşamazsan, ona takılı kalırsan, hiçbir aydınlık, seni gerçekten aydınlatamaz. Oysa bana göre karanlık diye bir şey yok. Karanlık, gölgeyi asıl sanmaktır."

"Yani aslında karanlık yok mu?"
"Eşyayı ancak gözlerinle görebileceğin bilgisine saplanıp kalırsan, elbette karanlık hep var olur. Oysa sizin kör dediğiniz birçok insan, gözü sağlam birçok insandan daha iyi görüyor. Rüyada gözleriniz mi görüyor? Mutlak gerçeği kavramak için, eşikleri aşmak zorundasın. Ama eşikler de sizin için bir nimettir. Rahat yaşamanızı sağlar. Bütün sesleri duyabilsen, bütün görüntüleri görebilsen, buna dayanamazsın. O yüzden de yaratıcı kudret, insanı beş duyuya hapsetti. Bu hapsetme insanın rahatı için."

Bilgenin kafası iyice karışmıştı. "Gerçek, insanın iç aydınlığına göre değişebiliyorsa, işimiz çok zor." dedi içinden. Oysa bilim, denenebilirliği temel alıyordu. Bir deneyin sonuçlarının bilimsel olabilmesi için daima aynı sonucu vermesi esastı. Ve mırıldandı:

"Peki ya evrensel doğrular? Evrensel doğrular yok mu?"
"Elbette var. Bak küllî tümel ve sonsuz bir aklın varlığı evrensel bir doğrudur. Kimse Yaratıcı'yı reddetmez. Onun varlığı evrenseldir. Ama anlayış inançlara, bölgelere ve milletlere göre değişir. Hatta her insana göre değişir. Yeryüzünde kaç insan varsa o kadar değişik Rab anlayışı vardır. Yaratıcı'nın tanrıtanımaz sanılan insandaki dışa vurumu ise 'âmâ' halidir. Yani varlığın harici vücut giymemiş aşaması. BingBang'ın bir saniye öncesindeki durum. Bu bir boşluk halidir o, algılayamadığı için 'yok' zanneder. Ve 'Tanrı diye bir şey yok der. Böylece, kendisindeki algılama eksikliğini açığa vurur, yani farklılığını...

Çünkü her bir insan kesinlikle diğer insanlardan farklıdır. Gerçi sizi birbirinizden ayıran özellikler, binde birlik bir kesit içine sıkıştırılmıştır ama bu binde birlik kesite yerleştirilen farklılık, pratik yaşamınız açısından 34 milyar kadar ayrı özelliği içermektedir... Dolayısıyla her bir insan, Yaratıcı'nın başka bir dışavurumudur. O yüzden asla iki insan tam olarak birbirine benzemez. Tabii kavrama ve algılamaları da. Yaratıcı'yı reddeden bile O'nun varlığından hareket ederek reddeder. Olmayan şeyi nasıl reddedersin? Reddi doğuran bu binde birlik alanın içine sıkıştırılmış evrensel şifrelerdir. Bazen tek bir genin yanlış dizilimi insansı varlığın algılamasını maymunsu yaratığın anlayış düzeyine düşürür. O da evrensel şifreleri ancak bir maymunun anlayışıyla algılar ve ona göre tepki verir..."

"Bugün insanlar tek tanrıyı reddediyorlar. Geçmişte ise sayısız tanrılara inanıyorlardı. Bu nasıl oluyor?"
"Hayır onlarınki çok tanrıya inanmak değildi. Sadece Yaratıcı'ya ait isim ve sıfatları birbirinden bağımsız hale getirdiler ve her bir isme evrendeki işlevine uygun bir tanrı adı taktılar..."

"Bu nasıl olur? Allah'ın şer vasıfları mı var ki insanlar, şer tanrısı icat ettiler..."
"Şer dediğin şey nedir?"
"Yani kötülük?"
"Tamam işte, ben de onu soruyorum. Kötülük ne?"

"Yoksa o da mı görecelidir, iyilik gibi?..."
"Siz insanlar nesneleri dişi ve erkek diye ayırırsınız. Olayları da iyi ve kötü diye sınıflarsınız. Birbiriyle güreşe tutuşmuş iki insanı düşün. Birisi için kötü olan sonuç, diğeri için iyidir... Yenilen bu olayı kötü olarak değerlendirir, yenen de iyi diye tanımlar. Ve hatta sevincinden havalara fırlar... Şimdi, söyler misin maçın sonucundan beklentisi bulunmayan üçüncü şahıslar için bu tanımlamaların ne anlamı var? Onlar bir güreş izlediler. Bu oyunda birinin galip, birinin mağlup olacağını zaten biliyorlardı."

"Yani iyilik ve kötülük yok mu?"
"Olmaz olur mu? Elbette var. Ama iyilik dediğin şey her zaman her yerde iyilik, kötülük de kötülük değildir. Yerine göre değişir..."

"Ama, geçmiş dönemlere ait destan ve efsanelerde, kötülük tanrılarından, iyilik tanrılarından, öfke ve kin tanrılarından, aşk ve nefret tanrılarından bahsedilir... Nefret, öfke, gazap, cezalandırma tanrının özellikleri olabilir mi?"
"Niye olmasın? Sizin sayıp durduğunuz doksan dokuz isimden birisi de 'Mudill'dir. Yani yoldan saptıran... Bir adı da 'Cebbar'dır yani despot, dilediğini yapandır. Keza bir adı da 'Kahhar'dır. Yani kahredip yok eden... O, aynı zamanda öç alandır."

"Allah öç alır mı?"
"Elbette alır. Çünkü bir adı da 'Müntekim'dir."

"Peki bu bir çelişki değil mi?"
"Niye çelişki olsun? Alemde var olan her şeyin kaynağı Yaratıcı'ya ait bu isim ve sıfatlardır. Sende öfke bulunuyorsa, sende intikam duygusu bulunuyorsa, sende sevme ve sahip olma duygusu varsa kaynağı seni Yaratan'dadır. Onda olmasaydı sana da veremezdi..."

"Ama sosyoloji, önce çok tanrı inancının var olduğunu, sonra tek tanrılı dinlerin doğduğunu, bunların da aklın eseri olduğunu söylüyor."
"Bu bir iddia. Hem doğrudur hem yanlış..." dedi ve devam etti SinHa.

"Doğru, çünkü insan ancak aklıyla Yaratanı'nı kavrar. Yanlış, önce tek Tanrı inancı vardı... İlk insan aynı zamanda ilk mesajcıydı. Ve yaratıcısını biliyordu. Aktardığı bilgiler doğruydu. Ancak zamanla bu doğrular cahil ve tanrısal gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenlerin elinde anlamım yitirdiler ve Yaratıcı'ya ait her bir özellik, her bir ad ayrı ayrı tanrılarmış gibi algılandı. Daha doğrusu gücü ellerine geçirenler tanrılık misyonunu üstlenmek için bu soyut kavramları birer elbise gibi üstlerine giydiler..."

"Nasıl yani?"
"O'nun bir ismi yaratandır. Bu vasfa tanrıların tanrısı adı verildi. Bu bir tür doğurganlık olduğu için dişi olarak tanımlandı..."

"Niçin?"
"İnsan içine doğan manayı tanımlayamıyorsa, ona kendindeki sıfatlardan bir elbise giydirir. Örneğin her mevsim kendisini tazeleyen, yeni yeni meyveler ve çiçeklerle kendini açığa vuran doğaya 'tabiat ana' diyorsunuz. Çünkü sizin tanımlayabildiğiniz doğurganlık anneliktir. O özelliği tanrıya da yakıştırdınız... Oysa o, ne doğdu ne doğurdu.... Siz bunu havsalanıza sığdıramadığınız için evrendeki doğurganlığı da kendi özelliklerinizle adlandırdınız... Örneğin Şeytan dediğiniz varlığı düşünün. Yaratıcı onu katından kovdu. Siz onu Tanrı'ya kafa tutan bir varlık olarak algıladınız. O da tasavvurunuzda şer tanrısı olarak beliriverdi... Ne var ki, böyle düşünmeniz için nedenleriniz yok değil... Bu çelişkiler özellikle önünüze kondu. Ancak aklım gerçekten kullanabilenler bu bilmeceyi çözebilir..."

"Peki Allah bu çelişkiden rahatsız değil mi?"
"Hayır. Çünkü ona göre bir çelişki yok. Çelişki sizin kullandığınız ölçülerde, yanlış bilgilerde... Sen Samiri'yi tanır mısın?

(Devam Edecek...)

Labels:

Sunday, February 18, 2007

İnanıyorum, Öyleyse Varım


Alemimizdeki hiçbir olayın ve kavramın aslî gerçekliğini varlık içinde tanımlanıyoruz. Hemen hemen her şeyin bir tanımı ya da tarifi var, ancak bu tanımlar ve tarifler varlıkların iç ilişkilerinden veya bir kavramın başka bir kavramla ifadesinden ibaret. Maddeyi elementlerle, elementleri atomlarla tanımlıyoruz. Canlılık ya da hayat gibi kavramları varlığa dönük gözlemlerimizle yapıyoruz. Bütün bu tarifler ise algılarımız ve onların ışığında şekillenmiş bilgi birikimlerimiz ile sınırlı. İnsanlığın iletişim ve etkileşimi ile oluşan kolektif akıl, kolektif hafıza bu birikimin hacmini çok önemli boyutlara ulaştırsa da insan, konum itibariyle sınırlılıklarından kurtulamıyor. Sonsuz gibi algılanan bir uzayda, milyarlarca galaksinin içinde, adeta kaybolmuş küçücük bir dünyadan varlıklara bakıyor. Henüz dünya bile alemine tam sığmış ve her yönüyle çözümlenmiş değilken, varlığın bütününü kuşatabilecek ve her şeyin aslına ulaşabilecek bir bakış, insanlık şartları içinde mümkün gözükmüyor. Bu noktada vahyin, semavi kitapların ve peygamberlerin, kısaca tevhid ve nübüvvet yolunun konumu ve önemi daha belirgin şekilde ortaya çıkıyor.Her şeyi bütünüyle kuşatan bir bakışın dilinden kainat, dünya ve varlık tarifi alemimizin ve varlığımızın gerçekliğine daha uygun olmalı.

İnsan ise, garip bir şekilde kendi yatay düzleminde; mülk, şehadet ya da madde alemi gibi adlandırılan alanda, yine yatay ilişkilerin tarifi şeklindeki varlık anlayışını asıl gerçeklik olarak algılıyor. Felsefi boyutta determinizm ve pozitivizm gibi akımların daha belirgin şekilde önplana çıkardığı maddecilik ya da varlığın gerçekliğini maddeden ibaret algılamak büyük bir sığlık ve dar bakışlılık örneği. Elle tartıp, gözle görmek ya da algılamak şartına bağlı bir gerçeklik, bizzat insanın aleminde var olan pek çok kavramı ve yaşanan pek çok şeyi gerçeklik alanının dışına itiyor. Böyle bir durumda en iyimser yaklaşım ile metafizik, daha ukalaca bir tavrın sonucunda ise hurafe, batıl inanç, safsata gibi terimlerin ürkütücülüğü ile gözlerden uzak tutulmaya çalışılan pek çok manevi kavram, gerçeklik alemimizin dışına itilmeye çalışılıyor. Oysa bu kavramlar ısrarla hem de ruhumuzun ta derinliklerinde bizi ve gerçekliğimizi etkiliyor. Ruh, akıl, irade, vicdan, sevgi gibi pek çok kavramı gözleyebilecek laboratuar henüz keşfedilmedi ama, inkar edilemeyecek derecede güçlü bir gerçeklikleri vardır. Halbuki insan kendi kabiliyetlerine, algılama gücüne, kainat içindeki konumuna, dev uzay kütleleri içindeki cirmine baksa olurlar ve olmazlarla ilgili ahkam kesme konusunda herhalde daha ihtiyatlı olurdu. Sürekli değişen, farklılaşan, çevre şartlarından ve telkinlerden etkilenebilen, her an yön değiştirebilme özelliğindeki insan ruhunda yansıyan varlık görüntülerinin eşyanın aslını ifade ettiğini düşünmek, ancak alemin ve insanın konumlarını bilmemek ya da bildiği halde unutmak gibi bir halin tezahürü olabilir.

Atmosfer kabuğunu kırıp, dışına bir nebze başımızı uzattığımızda gözlenen manzara bu. Uzay boşluğunu nasıl bir kabuğun kapladığını, uzayın ötesinde neler olduğunu ve onun da kabuğu olması durumunda, kırıldığında alem manzaramızın ne hal alacağını bilmiyoruz. Mikro alemin, atomlar dünyasının ötesinde neler olduğunu ve bunun varlığı algılayışımızı nasıl etkileyeceğini bilmiyoruz. Küçücük dünyamızın önümüze koydukları ile şekillendirdiğimiz alemimizin gözlerimizi kapatarak idrakimizi körelten ancak özünde çok zayıf gerçekliğinde boğuluyoruz. Lüks arabaların, villaların, eğlence partilerinin, farazi hakimiyetlerin ve nihayetinde dünyaya sahip olma arzularının içinde hapsolmuş varlık ve hayat anlayışımızda oyuncaklarıyla avunan bir çocuğu andırıyoruz. Oysa ruhumuzun, Samed'e ayine olan kalbimizin derinlilerinde bir ebed arzusu hissediyoruz. Belirsizlikler, farazilikler, hiçlikler ve yokluklar ortasında bu arzularımızı tatmin edecek bir zemin, varlığımızı dayandıracak bir asli gerçeklik arıyoruz.

Descartes, bütün bu farazilikler, itibarilikler aleminde varlığını dayandırabilecek tek aslî gerçekliğin bu sorgulamaları, şüpheleri ve düşünceleri olabileceği şeklinde bir çözüme ulaşmış. Ancak bir cesedin düşüncelerinin yok olmadığını ortaya koymadan nasıl düşünceyi cesetten bağımsız kılabilirsiniz? Başka bir deyişle, varlığımızı ve gerçekliğimizi dayandırdığımız düşüncelerin bağımsız ve asli gerçeklik olabilmesi için bedenin maruz kaldığı değişikliklerden etkilenmemesi gerekmez mi?

Belki düşünceler varlığın sürekli değişken işleyişi içinde varlığınızı dayandırabileceğiniz en sağlam gerçeklikler olabilir, ama onlar da varlığınızın bir parçası ve insanlık tarifinin farklı bir boyutu. Düşünceye dayalı bir gerçeklik varlığın zayıf, ancak sağlam bir zemine oturtulmak istenen tarifini yine kendi türünden ve aynı zaafları taşıyan bir kavram üzerine oturtulması anlamına gelmeli. Beden ve düşüncelerin birbirinden ayrılamadığı bir yapıda hangisinin hangisine zemin olduğunu nasıl ayırt edebileceksiniz. Böyle bir durumda "Düşünüyorum! Öyleyse varım!" önermesi varlığımızın gerçekliğini ne ölçüde açıklayabilir, en azından bizi ne ölçüde rahatlatabilir?

Tevhidî bir mananın zat, şuunat, ef'al, esma gibi boyutlardan dikey yönde geçip bu latif perdelerin ardından mülk ya da madde şeklinde kesifleşerek kesret zeminine yansıtıldığı bir alemde algıladığımız her şey benliğimizde kesrete dönüşecek ve onun bir parçası olacaktır. Tevhid noktasından varlık zeminine yansımalar kainatın ve varlığın asli boyutunun idrakinde en temel bakış şekli olmalıdır. Bu harfilikten ismiliğe, melekuttan mülke, şeffafiyetten teşahhusata, manadan maddeye hepsinin özünde tevdidden kesrete bir geçiştir. Kesretin kendi içinde, yatay düzlemdeki bağlantılarla maddenin ve varlığın asli gerçekliğini anlayabilmek mümkün gözükmemektedir. Bu manzara içinde ise varlığın dayandırılabileceği en sağlam dayanak Zat'ı Vacibü'l-Vücud olmalıdır. Varlığın ve bedenimizin maruz kaldığı değişikliklerle değişmeyen, asliyeti bozulmayan ve gerçekliği, varlığı bir başka varlığa bağlı olmayan O'dur. Her an değişen, başkalaşan bir alemde, hiçbir şeyin tam tarifini yapamadığımız bir dünyada gerçeğin ve her şeyin izahının yapılmasında büyük sıkıntılar yaşadığımız bir hayatta varlığımıza dayanak olabilecek en sağlam zemin O'na inanmak olmalıdır. Bu durumda Descartes'ın söyleminden daha güçlü bir varlık tezi olarak "İnanıyorum, öyleyse varım!" şeklinde bir önerme, varlığımızı ve gerçekliğimizi sarsılmaz bir dayanakla ifade ediyor olmalı...

Hakan YALMAN

Friday, February 16, 2007

İmam-ı Mübin


Gece yatarken, ertesi sabah evimizin, eşyalarımızın, bedenimizin aynı yerde olup olmayacağına dair bir şüphe yaşamayız. Sonra; "yarın acaba su kaç derecede kaynayacak?"; "elektron, protonu çekecek mi, itecek mi?"; "güneş ne taraftan doğacak?" gibi sorular aklımıza gelmez. Suyun 100 °C'de kaynayacağını, elektronun protonu çekeceğini, güneşin doğudan doğacağını biliriz. "Bilmek" bizim alemimizle olan dostluğumuzda, ona olan tavırlarımızı belirlememizde önemli bir noktadır. Yakınlaşmanın üzerine bina edildiği kavramdır. Tıpkı ne yapıp, ne yapmayacağını bildiğimiz bir hayvanı rahatlıkla okşarken, tanımadığımız bir diğerine yaklaşırken hissettiğiniz tedirginlik halindeki gibi. Bu yüzden insan kaostan hoşlanmaz, ruhun bir belirlilik ve kesinlik arayışı vardır. Aksi durumlarda bir tedirginlik, yabancılaşma, gerginlik yaşanır. Evet bir sonraki gün borsanın kaç puanla kapanacağını, hava durumunu, işyerinizdeki insanların ne renk elbise ile ve hangi ruh halinde geleceğini çok net ve kesin olarak bilemezsiniz. Oysa, fıtratınız bilmeyi çok arzu etmektedir. Her şeyin belirgin, net, nerede neyin çıkacağının belli olduğu bir aleme daha yakın hisseder ruh kendini. Düzenli yaşamak, net olmak iç alemimizin ta derinlerinden gelen bir arzudur. Eşyanın temelinde yatan kaos bu yüzden ürkütür bizi. Deprem, felaketler ve ölümlerin alemimize taşıdığı belirsizlik ve bilinmezlikten bu sebeple hiç hoşlanmayız.

Belirsizlikler üzerine kurulu varlık aleminin içinde iken hissettiğimiz korku, vahşet ve tedirginlik, "İmam-ı mübin" ile ancak deva bulur. Biliriz ki, bilinir. Geçmişte bilinmiştir, dolayısı ile gelecekte de bilinecektir. Kur'an-ı Kerim'in "Yaş ve kuru ne varsa ap açık bir kitapta yazılmıştır" hükmü, kainat kitabında gözlenen "nizam ve mizan ve intizam ve tasvir ve tezyin ve imtiyaz" gibi eşyanın yaratılışındaki mesajlarla kuvvet bularak, bizi aleme dost hale getiriyor. Bilmemekten, tanımamaktan kaynaklanacak olan düşmanlık ortadan kalkar. Helezonik, doğru şeklinde, eliptik pek çok hareketin cereyan ettiği bir dünyada, her sabah kalktığınızda odanızı yerinde bulmak, dostlarla tekrar görüşebilmek, güneşi, ayı tekrar görebilmek büyük bir mutluluk.

İnsanı rahatlatan diğer bir unsur ise "kayıt". Dağılmış bir odada neyin nerede olduğunun birileri tarafından biliniyor olması ya da kaydının bir yerlerde tutulmuş olması, büyük bir huzur kaynağı. Yerinden oynarsa; "nasıl yerleştiririz!" endişesinin çaresi.

Her sabah kalktığımızda kainatı aynı şekliyle bulmak, insanlık tarihi boyunca, geçirdiğimiz her günde temel unsurları ile hep aynı bir alemde bulunmak, her sabah, saatin her tik takında ve idrak edemediğimiz ince zaman dilimlerinde açılan sayfaların bilindiğini ve ilimle tanzim edildiğini bilmek, çok güzel... Hafızaların, genetik şifrelerin, teyp kasetlerinin, video kasetlerinin işaret ettiği "kayıt" hakikati, her şeyin kaydının tutuluyor. Olduğunu bilmek ve tümevarımla ulaştığımız "Levh-i Mahfuz." Bütünün kaydedildiği levha. "İmam-ı Mübin" ya da "Levh-i Mahfuz" ilim ve emr-i ilahinin bir unvanı olan düsturlar. Bu düsturların varlığını bilmek çok güzel. Yoksa, her an dağılmaya meyilli zerreler üzerinde kurulmuş bir kainatta yaşamak, cehennemî bir azap vermez miydi?

Hakan YALMAN

Thursday, February 15, 2007

Mana-i Ismi ve Mana-i Harfi


Mesela bir sayfada harfler, yazılar var. Buna iki türlü bakış vardır.

Birincisi ; Ya buna bir madde olarak bakarız, burdaki harfleri eğri büğrü şekiller diye resim gibi bakarız. Sadece şekli itibari ile bakmaktır. B - N - D yi harf olarak görmez, şekillerden ibaret görürüz. Bu bakış mana-i isim olarak bakmakdır, kendi adına bakmakdır.

Ama vakıa bu değildir, bu yazılar anlamsız şekillerden, çizgilerden ibaret bir şey değildir.

İkinci ve doğru olan bakış ; Son derece anlamlı, kendinden, maddesinden öte bir kavramı ifade eden çizgiler, semboller var. Ve bu semboller vasıtasıyla bir anlamı okuyoruz. Sayfanın maddesinde olmayan şeyi okuyup ona ulaşıyoruz. Yani bir harf gibi görüp harf gibi okumak.. Yani kendi adına bir fonksiyonu yok, ifade etmek istediği manaya aletlik fonksiyonu var. O ismin içerisine girip bir vazife görmek ve bir manaya sembol olmak fonksiyonu var. Bu mana-i harfi olarak bakmakdır.

Wednesday, February 14, 2007

Gerçek Üzerine 2


SinHa, Bilge'yi bir kez daha şaşkınlığın doruklarına götürecek bir konuya giriş yaptı:
"Gerçek, mutlak ve sonsuz olduğu için bütünüyle kuşatılamaz. O yüzden de herkes kendi yetenek ve iç derinliğine göre ondan nasiplenir, pay alır."
"Bu konuyu biraz açar mısın?"
"Sen fil hikayesini biliyor musun?"
"Hangi fil?"
"Denizin dibindeki fil."
"Denizin dibinde fil ne gezer?"
"Neden olmasın? Yeter ki sen görebil. Ancak sana anlatacağım başka bir şey.."
"Dinliyorum..."
"Vaktin birinde padişahın biri bir rüya görmüş. Rüyada denizin dibinde geziniyormuş.

Uzakta dev bir karaltı fark etmiş. Korkusundan fazla yaklaşamamış. Karaltı ona seslenmiş: 'Yaklaş ve beni gör. Benim mahiyetimi kavrarsan, saadetlerin en büyüğüne kavuşacaksın'.

Padişah tam yaklaşmaya karar vermiş ki o anda uyanmış. Uyanınca meraka kapılmış. Acaba gerçekten denizin dibinde böyle bir şey var mıydı? Bu nasıl bir rüyaydı ve niçin ona yaklaşamamıştı? Sonunda dalgıçları toplamaya ve bu işin mahiyetini öğrenmeye karar vermiş. 'Kim bana deniz dibinde gördüğüm şeyin resmini çizebilirse ona yeryüzünün en büyük ödülünü sunacağım' diye ferman çıkarmış ve bunu tellallar aracılığıyla bütün memleketlere duyurmuş. Dünyanın dört bir yanından dalgıçlar gelmiş. Her gelen dalgıç, verileceği bildirilen ödüllere bir an önce kavuşmak arzusuyla suya dalarak deniz dibindeki karaltının neye benzediğini anlamaya çalışmış. Sayısız dalgıç denize dalıp çıkmış.

Kimisi, o bir hortumdur demiş; kimisi, o bir sütundur demiş; kimisi, o bir kamçıya benziyor demiş; kimisi, yayvan bir et parçasıdır demiş; kimisi de, yan yana iki hançerdir demiş. Her dalgıç, kendi gördüğünün doğru olduğuna yemin ediyormuş. Padişah ise söylenenlerden bir türlü tatmin olamıyormuş. Çünkü onun gördüğü karaltı dalgıçların söylediği bütün şekillerden çok farklıymış. Sabırla, onun tamamını kavrayacak ve onu olduğu gibi tarif edecek bir dalgıcın çıkmasını bekliyormuş. Sayısız dalgıç denizin dibine dalmış çıkmış. Hiç birinin söylediği tam olarak diğeri ile örtüşmemiş. Sonunda danışmanlarından biri bu parçalan birleştirmeyi akıl etmiş. Bütün parçalar yerli yerine oturtulunca gövdesi, başı, kuyruğu, hortumu, sütun gibi ayaklan ile ortaya bir fil çıkmış. Danışmanı çizilen resmi padişahın önüne koyunca, padişah büyük bir heyecanla 'Evet işte benim gördüğüm buydu!' demiş.

Bilge:
"Peki, padişah kime ödül vermiş?" diye sorunca SinHa, onun gözlerinin içine bakarak, şu cevabı verdi:

"Bak Bilge, sen de o acemi dalgıçlar gibi tek unsurda kalıyorsun. Bunu aş. Eşyayı önce bir harf olarak algıla, sonra bütüne ulaş. Eğer 'A'ya 'A' dersen, o kendisinden başka bir şey ifade etmez. Ama onu bir harf olarak görürsen o hem alfabeyi, hem katibi, hem kendisini göstermiş olur."

Bilge bu yanıt üzerine:
"Yani herkese mi ödül vermiş?" diye sorunca SinHa;
"Bundan sana ne?" dedi ve devam etti:

"Sen eğer ödüllere takılıp kalırsan bu kıssa sana hiçbir şey anlatmaz. Şimdi ben sana sorayım: 'Fili sütuna benzeten' yalan mı söylemiş oldu? Yahut 'Fil bir hortumdur' diyen padişahı aldattı mı? Ya onu hançere benzeten? Hayır, herkes kendi algılama kapasite-since onu kavrayabildi ve öyle anlattı. Kimse yanlış bir şey söylemedi, ama hepsi eksik söyledi. Çoğu doğrular da böyledir. O yüzden sana göre, ötekine göre değişir. Eğer doğruları üstüste koyabilir ve onlardan bütün meydana getirebilirsen gerçeğe ulaşmış olursun. Halbuki bilen bilir o da bulanık bir görüntüden ibarettir. Ne kadar çok sayıda doğruyu birleştirebilirsen o kadar gerçeğe yaklaşmış olursun. Ama gerçeği asla tam olarak bilemezsin. Mutlak ve sonsuzu nasıl kavrayabilirsin ki? Tabi böyle olunca senin doğrun sana, öbürünün doğrusu ona ait kalır ve herkes kendi doğrusunu daha sevimli bulur. Herkes kendi doğrusunda ısrar edince çatışma başlar, işin özü bu."

(Devam Edecek...)

Labels:

Tuesday, February 13, 2007

Asıl Sevgiliye...


Hadi bugün O'na (CC) sevgini göster!
Sevgililer günü ya bugün.
O'nun için bir şey yap!
O'na (cc) kendini beğendir bugün!
"Seviyorum" diyorsun ya.
Hadi göster sevgini!..
O (CC) neyi seviyor, neyi sevmiyor öğren!
VE
Sev O'nun sevdiklerini, sevmediklerinden uzaklaş!
Ki, O da sevsin seni.
Seven elbet sevilir ama, lafta kalmasın sevgin.
Hadi bugün göster O'na sevgini!..
Sevgililer günü ya bugün..

Bilirsin, seven hep sevdiğini anlatır,
"Bülbülün yüz hikâyesi varmış, hepsi de gül üstüne.."
Bugün, ulaşabildiğin herkese O'nu (CC) anlat!
O'nu ve O'nun en sevdiğini(SAV).
Telefonla, yüzyüze, kavlen ve fiilen O'nu anlat!
O, sana senden de yakın olanı..
O, seni senden de iyi bileni..
O, sen O'nu bıraksan da seni asla bırakmayanı..
O, en güzel sevda türküsünü, ölümsüzlük bestesini.
Sevgililer günü ya bugün..

Bilirsin, seven hep sevdiğini düşünür ya..
Bugün sen de hep O'nu düşün!
O'nun hoşuna gidecek bir şey yap! Memnun et O'nu..

Meselâ;
Şimdiye dek isteyip te yapamadığın bir emrini uygula bugün!
Eğer örtülü değilsen, hiç çıkarmamak sözüyle,
Bir başörtüsü al kendine!
Kılamıyorsan, bugün namaza başla!

Meselâ;
"Kur'anı mutlaka öğreneceğim" de!
Biliyorsan, öğretmek için bir talebe bul kendine!
Bir ayet ezberle ve uygula onu!..
Bugün bir hadis öğren ve öğret onu!..

Meselâ; bugün Sevgilini (CC) en az bir kişiyle tanıştır!
Hiç tanımadığın birine selam ver!
Bir yetimin başını okşa! Bir çocuğu sevindir bugün!

Meselâ;
İşyerine giderken O'nu hatırlatacak bir hediye götür bugün,
Ya da çal komşunun kapısını,yüreğini bölüş,
O'nu (CC) anlat bu vesileyle..

Bugün O'nun için birşey yap!
Ama yalnız O'nun için.. Nefsini hiç karıştırma!
Cennet hesapları yapma bugün, karşılık bekleme!
Pazarlıksız, riyasız olsun her yaptığın.


Bugün şöyle bir düşün!
Sevdiklerine ve hatta sevmediklerine,
Ne kadar çok vakit ayırıyorsun?..
Fanî dediğin şu dünya için ne kadar çok çalışıyorsun?..
Yarım saat sürecek bir ziyaret için,
On dakika sürecek bir yemek için, mutfakta ne kadar kalıyorsun?..
Nazlıca ağlayan yavrunun sesiyle nasıl fırlarsın yatağından, o soğuk gecede?..
İşverenin ay sonunda vereceği üç kuruş için nasıl kahredersin kendini?..
Sınıfını geçebilmek için, iyi not alabilmek için, nasıl geceni gündüzüne katarsın?..
Eşini, çocuklarını, anneni, babanı, nişanlını memnun etmek için nasıl da çırpınırsın.
Tüm bunlar ve senin de ekleyebileceğin dahaları için yaptıklarının,
SÖYLE, yüzde kaçını Allah için, Habibullah için yaptın bugüne kadar?..

Evet bugün sevgililer günü..
Sen de buluş Sevdiğinle bugün!
At kendini seccadeye, bir tövbe et, dönmemecesine..
O'nun sevmediği herşeye "elveda" de!
Gözyaşların armağan olsun O'na..
Gözyaşların ve zaten O'nun olan yüreğin..
Bugün ve hergün!

Alıntıdır...

Tuesday, February 06, 2007

Gerçek Üzerine


Bilge hayli uzamış saçlarını arkaya attı ve yeniden önündeki kitaba eğildi. Okuduğu hiçbir kitap, hiçbir yazı, zihinsel açlığım gideremiyor, yüreğindeki boşluğu dolduramıyor, kafasındaki sorulara cevap veremiyordu. Derin bir bezginlik ve ümitsizlik içine yuvarlandığını hissediyordu. "Eğer birileri bu zihinsel sorgularıma çözüm bulmazsa helak olacağım kesin." diye mırıldandı.

Daha sonra kafasında yoğunlaşan soruları yüksek sesle birbiri ardına sıraladı: "Doğru ne, yanlış ne? Doğru niçin doğru, yanlış niçin yanlış? Eğer doğru kesin ise niçin görecelik var? Kimine göre doğru olan niçin kimine göre yanlış? Kimine göre normal olan neden diğerlerine göre anormal? Doğruyu neye göre belirlemem gerekiyor? Doğru, yer ve kişiye göre değişiyorsa, hakikati neye göre saptayabilirim?"

Birden ürperdi. Dilinin ucunda o güne kadar aklından hiç geçirmediği bir soru şekillenmişti: "Acaba gerçek diye bir şey de mi yok?"

Sonra derin bir irkilme ile içinin allak bullak olduğunu hissetti: "Gerçek yoksa, Tanrıyı nasıl izah edeceğim? Oysa ben hissediyorum ki evrenin her zerresi bir Yaratıcının varlığını zorunlu kılıyor. Belki de bana böyle inanmam öğretildiği için, ben öyle sanıyorum. Eğer, doğrular İslam'ın esaslarındaysa neden Müslümanlar perişanlık içindeler?"

İçine doğan kuşku onu iyice sarstı: "Benim 'zorunlu' dediğim 'Tanrının varlığı' için bile kuşkuda olanlar var. Acaba Tanrı tanımazların elinde nasıl bir bilgi var ki ona dayanarak Tanrısızlığı kabullenebiliyorlar? Acaba onlarda benim ulaşamadığım bilgiler mi var?" Artık neyin doğru neyin yanlış, neyin gerçek neyin hayal olduğunu karıştırmaya başlamıştı. Başı, ardı arkası gelmeyen sorulardan kazan gibi olmuştu. Kalbi ile aklı arasında yoğunlaşan çelişki yumağını nasıl çözeceğini bilemiyordu. İnancını büsbütün yitireceği korkusuna kapıldı, ürperdi...

(Devam Edecek...)

Labels: