Önyargılardan Sıyrılış 2

"İsrailoğulları'nı, yaptığı buzağıyla aldatan Samiri mi?"
"Evet. Aslında o kimseyi aldatmadı. Sadece halkın içinde var olan bir çelişkiyi açığa çıkardı..."
"Nasıl yani?"
"Musa onlara saf bilgiyi getirdi. Ama onlar, ancak örflerinin tanımladığı bir tanrı istiyorlardı. Mısır'da gördükleri gibi, dokunulabilir ve insanın kendisiyle özdeşleştirebileceği bir tanrı. Çünkü onlar, saf bilgiyi yüklenebilecek durumda değillerdi. Ancak nesneler arası ilişkileri kavrayacak düzeydeydiler. 'Biz Mısır'da olduğu gibi dokunulabilir, karşısına geçilip konuşulabilir nesnel bir tanrı istiyoruz.' diyorlardı... O da onların o zaafını böğüren danayı yaparak ortaya çıkardı... Ona bu fırsatı veren de Allah'tır... Nitekim Musa dağda dört gün kalacaktı. O, bu süreyi 40'a tamamladı ki, halk Musa'dan ümidini kessin. Böylece içlerinde gizlediklerini korkmadan açığa çıkaracaklardı... Öyle de oldu..."
"Peki hocam, Allah, insanın doğru yola yönelmesini istediği halde niçin önüne bu kadar girift meseleler çıkarıyor..."
"İnsanlar kendilerine takdir edileni hak etsinler diye..."
"O halde inançların farklı uygulamalarla açığa çıkması Allah'ın eseri..."
"Denilebilir. Tabi bir şeye dikkat etmelisin. Farklılığı yaratan O'dur ama ihtilafı isteyen O değildir. Ana ilkeleri sabit tutup, uygulama biçimlerini, zaman, mekan ve sizin henüz bilmediğiniz bazı başka faktörlere bağlı olarak farklı kılıyor. Siz bu uygulama biçimlerindeki farklılığa bakarak bir çelişki varmış gibi algılıyor ve bu algılamayı temel esaslar için de geçerli kılıyorsunuz. O'nun, daha dar çerçeveli gruplar oluşturup dayanışasınız ve bilişesiniz diye doğanızda açığa çıkardığı bu farklılıklar, sizin objektifinizden geçer geçmez tam tersine bir görüntü kazanıp sizden olmayanlara karşı düşmanlık olarak beliriyor ve savaş gerekçesi oluyor. Gelişmeniz ve 'evrenin en öznel değeri' olduğunuz yolundaki savı gerçekleştirmeniz için gereken dinamizm ve dürtüyü O, 'yakınını sevmek ve kollamak' barışçı esasları üzerine kurmanızı isterken; siz onu, sizden olmayanları yok etmek olarak algılıyorsunuz. Bu da doğal olarak size çelişki gibi yansıyor. O, dinlerdeki uygulama farklılıklarını, siz farklı farklı toplumlar olup yardımlaşasınız ve iyiliklerde yarışasınız diye yaratıyor. Ama siz bunu savaş gerekçesi yapıyorsunuz. Evet bu bir çelişki ve Yaratıcı'nın amacına uygun değil. Ama, Yaratıcı bundan rahatsız da değil. Çünkü bu sizin tercihiniz ve sonuçları da sizin kefelerinize yazılıyor..."
"Peki Yaratıcı, bu çeşitlilikten rahatsız değilse, neden insanlar birbirlerini illa da belli sınıflandırmalara sokmaya zorluyorlar?"
"Güzel bir soru. Sanırım bunun cevabını biraz önceki açıklamamda bulabilirsin. Ama istersen bunu şimdi başka bir zamana bırakalım, insanların bu çelişkilerden hareketle niçin mesajı topyekun reddetme yönüne gittiklerini, daha doğrusu Tanrı tanımaz gibi görünen insanların nasıl böyle bir yargıya varabildiklerini anlatmaya çalışayım."
"Neden anlatmaya çalışayım, dediniz de anlatayım demediniz?"
"Çünkü muhatabım, saf bilgiyi almaya henüz hazır değil de ondan."
"Afedersiniz hocam! Pardon, size hocam diyorum, bu şekilde hitap etmemin bir sakıncası yok değil mi?"
"Tabi diyebilirsin. Bu senin algılama kapasitene bağlı. İster hocam de, ister üstat de, ister master de, istersen bilge de. Yahut hiçbir unvan kullanma. Bana vereceğin sıfat, ancak senin beni nasıl gördüğünü anlatır. Benim mahiyetime zarar vermez. Başka bir anlamı da yoktur. Bir de edindiğin izlenimleri sıralamana yarar. Tanrınıza ait bilgileriniz de öyle. Siz sizin sınırlı yetenek ve bilgilerinizle kavradığınız bir Tanrı'ya taparsınız. Ama Allah sizin sınırlı yetenek ve bilgilerinizle tanımladığınız Tanrı değildir. O, sizin kavramlarınızla kendini vasıflandırmaktan münezzehtir. O yüzden işin aslını bilenler, 'Rabbim seni, sen kendini nasıl sena edip yücelttinse öyle sena edip yüceltiriz.' dediler. Çünkü insan O'nu tam olarak kavramaktan acizdir. Ama yine de sizin O'nu tanımanız için imkanlar yarattı."
"Siz onun için mi bazen tanrı bazen Allah diyorsunuz?"
"Sizin vasıflandırdığınız Yaratıcı ancak sizin tanrımızdır; ama o Alemlerin Rabbi Allah' değildir. Çünkü Allah, Allah'tır. Ama O, siz onu kavrayasınız diye, sizi 'Sureti Rahman'da yarattı. Kendisini de sizdeki sıfatlarla açığa vurdu. Hatta sizin işinizi kolaylaştırmak için, kendisinde var olan birçok isim ve sıfatları size de verdi. Buna rağmen siz onu ancak sizdeki sınırlı istidatlar ölçeğinde bilebilirsiniz. Bu bilme de daima eksiktir."
"Neden?"
"Çünkü sizin şartlanmalarınız ve sınırlı kuşatıcılığınız, O'nun, tabiatınızda tam olarak açığa çıkmasını engeller."
"Niçin Allah bizi Sureti Rahman'da yarattı?"
"Kavramanızı kolaylaştırmak için. Şimdi ben sana Mele'den geldim desem ne anlarsın?"
"Hiçbir şey."
"Ama 250 bin ışık yılı mesafeden geldim desem bunu az çok anlarsın. Çünkü elinde ölçüler var. Yılı biliyorsun, ışık hızını biliyorsun, metreyi, kilometreyi biliyorsun. Ama Mele'yi bilmiyorsun. Yaratıcı muhatap olarak insanı seçtiği için, kendisine ait sıfatları sınırlı olarak ona da verdi. Ta ki insanlar onları basamak yaparak O'na yaklaşabilsinler, algılayabilsinler. Yani insan da bir mikro tanrıcıktır."
"Mikro tanncık mı! Bu nasıl olur?"
"Hemen telaşa kapılma. Müteal ve sonsuz olan Allah'ın ilahlık vasıflarını birilerine dağıtıyorum sanma. Çünkü O, benzemekten uzaktır ama bilinmekten değil."
"Sanırım burayı anladım. Çünkü Muhyiddin İbnü'l Arabi, Allah'ı bilmek O'nun zatını bilmenin gayrıdır.' demiş. Yani eserlerinden kudretine ve bilgisinin varlığına ulaşırız ama O'nun mahiyetini tam olarak kavrayamayız."
"Doğru. Sonsuz, sınırsız ve mekansız olanı nasıl kavrayacaksın ki! Fakat O kendi kudretinin dışavurumlarını eşyada sergilemiştir. Tabiat dediğiniz eşyadaki kudret o kadar mükemmel ve ilahîdir ki, eğer yaratıcı ile bağlantısını kuramazsanız, onu bizatihi Yaratıcı'nın kendisi zannedersiniz"
"Eskilerin tabiiyyun dedikleri tabiat taparların hataları da bu mu?
"Evet sayılabilir. Yani onları bu yaklaşımlarından dolayı hemen silip atamazsınız. Az önce sana 'A' harfinden söz etmiştim. İşte evrene A' dersen, o, A'dan başka bir şey olmaz. Ve bu uğurda söyleyeceğin her şey birbirini doğrular. Ama sen ona bir harf olarak bakarsan, birdenbire karşında duran, 'eser' olur ve ustasını göstermeye başlar."
"Nasıl bir gösterme?"
"Evrende, Yaratıcı'nın sayısız isim ve sıfatlarının, sayılamayacak kadar çok tezahürleri, ortaya çıkış biçimleri vardır. Mikro organizmalardan ta dev galaksilere varıncaya kadar bildiğin ya da bilmediğin bütün varlık formları, O sıfat ve isimlerin tecellisinden yani kendilerini gözle görülür alanda sergilemelerinden, geliyor. Ve tabi ki, bu ad ve sıfatlar Yaratıcı'ya ait oldukları için, eserlerinin de daimi olmalarını isterler. Yani nakışlarını göstermek ve bu nakışlarda ölümsüzlüğü sergileyip yaşatmak isterler. Ve keza, an be an bu evreni yeniden ve taze olarak varlık sahasında tutmak isterler. Mademki evren, Yaratıcı'nın bir tablosudur; tablonun, yapan açısından da, kudretini göstermek bakımından bakan açısından da daima tazelenmesi gerekir ki usandırmasın. Yaratıcı'nın kendisini, Allah'ın yüce misalleri vardır.' diye tanıtmasının sırrı da budur. O, isim ve sıfatlarını iki şekilde açığa vurur. Biri biraz önce açıkladığım, tezahürlerdir, diğeri de eşyanın mahiyetine yerleştirdiği faaliyetteki aşk, şevk, ve iştahadır."
"Hocam anlamakta güçlük çekiyorum. Biraz daha basit anlatabilir misiniz?"
(Devam Edecek..)
Labels: Fardipli SinHa

