Sevgi Çiçeği Alınteri İster
1. Nergis: KADERİNİ ALINTERLERİYLE BELİRLEYENLER“Kaderimizi –bir anlamda- gözyaşlarımız belirliyor.” demiştik bir önceki yazıda. Bu yazıda: “Kaderimizi gözyaşlarımızdan daha çok alınterlerimiz belirler.” diyoruz. Çünkü eğer gözyaşları bir anlık his patlaması sonucu akan damlalar ise, ancak o hislerin insan iradesine hakimiyeti müddetince yönlendirici olabilir, sevgi açısından faydalı olabilir ve daha ziyade içseldir. Fakat alınterlerimiz ise reel dünyadaki faaliyetlerimizi ve fiilî sebepleri yerine getirmemizi sembolize eder ki, gözyaşlarına göre daha uzun soluklu, daha sağlam zeminli ve daha gözle görülür, elle tutulur neticelere götürücüdür; ve dışa dönük oluşu, onu ekseriyetin değerlendirmelerinde haklı çıkartır, daha ma’kul gösterir. Ağlayan insan, acımayı, merhameti ve yardımı celbeder evveliyetle bizden; çalışan-terleyen insan ise, hakkını ve başarıyı. Birincisine hissî, ikincisine ise aklî-vicdânî bir yükümlülük duyarız öncelikle ve özellikle... Konuyu misallerle açmak gerekiyor sanırım.
Allah sevgisinin alınteri boyutunu bir ağaçta tefekkür adesesi altına alalım bidayet-i emirde... “Şikayetsiz sabır” hasletine, “hayırlı/güzel neticeler için olumlu ısrar” prensibine çok güzel bir örnek teşkil eder Çin Bambu ağacının yetişmesi/yetiştirilmesi. Çinliler bu ağacı şöyle yetiştirirler: Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez. Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır. Yorumcu diyor ki: “Burada akla gelen ilk soru şudur: Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı Yoksa beş yılda mı ulaşmıştır? Bu sorunun cevabı tabii ki beş yıldır. Büyük bir sabırla ve ısrarla tohum beş yıl süresince sulanıp gübrelenmeseydi, ağacın büyümesinden, hatta var olmasından söz edebilir miydik?”
İşte dünyada bir ağaç yetiştirmek bile bunca yıl sabırla sulayarak, gübreleyerek beklemeyi ve emek sarfetmeyi gerektiriyorsa şayet, Cennet’te adımıza bir Tuba ağacı yetiştirmek, bağlar-bahçeler hazırlamak ve hepsinin üstünde rıza-i ilahi payesini elde etmek emeksiz nasıl olabilir ki, anlık, günlük, aylık ve hatta yıllık heyecanlarla nasıl peylenebilir ki! Belki bir ömür eşikte istikamet ve metanetle sadakat göstermek, tâat ve ibadetleri yerine getirmek ve yolunda hizmet etmek icap etmektedir. Allah bizi sevsin, bu biricik maksat. Fakat hiçkimse sabırsızı, vefasızı, kaçkını sevmez. Allah sevgisinde bile lâübali biri, kime sevgisinde acaba ciddi olabilir, ahdine vefalı kalabilir ki?
Sevgi çiçeği alınteri ister, evet, yani insanın irade-i cüz’iyesinin hakkını. Çabasız-gayretsiz hiçbirşey olmaz. Alınteri, bir çiftçinin akşama kadar tarlada vücudundan sicim sicim akıttığı diğergamlıktır, ailesinin rızkını temin için. Alınteri, bir işçinin günboyu sırılsıklam iç çamaşırlarıyla harıl harıl “başkaları için yaşama” fedakarlığıdır. Alınteri, samimiyetin hücceti, sadakatin ispatıdır. Realiteleri gözetmenin, hayatın şartlarını göğüslemenin ve gereklerini yerine getirmenin ünvanıdır. “Bikaderi’l-keddi tüktesebü’l-meâlî” demişler, yani: “Çekilen çile oranında yükseklere ulaşılır.” Yine mağrem-mağnem terazisi vardır: “Meşakkat ölçüsünde ganimet.”
2. Karanfil: AHİRZAMAN MEVLANA’LARI
Hepimiz ahirzamanda sevgi şaheseri bir Yunus, bir Mevlana olmak istiyoruz. Fakat onların bir ömür damla damla alınterleriyle büyüttükleri göz nuru gönül aydınlığı sevgi çiçeklerini bağrımızda yetiştirecek iradeyi, sabrı ve gayreti ortaya koymadıktan sonra nasıl olacak ki! Cenab-ı Mevla, bizleri sevsin, sevgili kullarına bizleri, bizlere onları sevdirsin, diye dualar ediyoruz; ne güzel, ne hoş. Sözlü dualarımızı fiil ve davranışlarımızla onaylamazsak, yani Allah’ı seven sevimli bir kul olamazsak, nasıl sevilecek ve sevdirileceğiz ki!.. Hayatımız içimizi, niyetlerimizi onaylamalı.
“Fransız resim sanatının önemli simalarından Henri Matisse (1869-1954), Auguste Renoir’dan (1841-1919) yaklaşık 28 yaş daha genç olmasına karşın, iki ünlü ressam iyi arkadaşlardı ve sık sık görüşürlerdi. Hayatının sonlarına doğru Güney Fransa’da bir köye yerleşen Renoir, son on yılında evinden çıkamazken Matisse onu her gün ziyaret etti. Romatizma nedeniyle neredeyse hiç hareket edemeyen Renoir parmaklarını dahi oynatamıyordu. Fakat bu ağır hastalığına karşın fırçayı eline bağlayarak resim yapmaya çalışıyordu.
Bir gün Matisse, yaşlı ressamın her fırça darbesinde duyduğu büyük ıstırapla mücadele ederek stüdyosunda çalışmasını seyrederken dayanamayıp sordu: “Auguste, romatizmadan kıvrandığın, bu kadar acı çektiğin halde neden resim yapmayı sürdürüyorsun?” Renoir yalnızca, “Güzellik kalıcıdır, acı geçici…” cevabını verdi. Böylece Renoir neredeyse öldüğü güne kadar tuvalinde çalışmaya devam etti. En ünlü resimlerinden biri olan “yıkananlar” tablosunu ölmeden yalnızca iki yıl önce, hastalığa yakalandıktan on dört yıl sonra tamamladı.”
Gerçek hayattan bir kesit bu. Kur’an’da: “İnsana ancak el emeğinin karşılığı vardır.” buyuruyor Biricik Sevgilimiz Rabbimiz. Antonio Fogozzias: “Büyük yapıtlar meydana getirmek için acı ve ıstırap çekmek gereklidir.” diyor. “Ben kim, Allah sevdalısı olmak kim!” düşünceleri nefis ve şeytanın insana fısıldadığı en şeytânî vesveseleridir. Hani karınca hac için yola çıkmış gidiyormuş. “Sen Hicaz’a ulaşamadan ömrün biter.” demişler. “Hiç olmazsa yolunda ölürüm ya!” cevabını vermiş. İşte olay budur! Allah’ın sevgisi ve rızası uğruna sürekli sahih bir niyetle sağlam bir gayret içinde bulunma...
Evcil kedinin pençelerindeki güç bir köşeye sıkıştırılınca ortaya çıktığı gibi, kim bilir insanoğlu da alnından terin boşandığı anlarda en kuvvetlidir, yorgunluktan bitap düştüğü sıralarda en güçlüdür. Rahatı zahmet, zahmeti rahat takip eder. Ne olursa olsun, her türlü gayret alkışlanmaya değerdir. Hay’dan gelen Hû’ya gider demişler. Emeğini çektiğin şey senindir. Çilesiz muhabbetler de şıpsevdiler gibi çabuk biterler, saman alevi gibi ansızın sönerler... Ateşin delikanlımız, bir kızın gönlünü etmek için ne türlü meşakkatlere katlanıyor, halden hale giriyor, iyiliğin bütün kapılarını deniyor, övgünün şiir kitabını yazıyor, gece-gündüz hayaliyle yaşıyor, herşeyde adeta sevgilisinin silüetini görür gibi dalıp dalıp gidiyor. Bir ölümlüye olan sevgi böylesine bedel isterse, yegâne Ölümsüz’ün sonsuz sevgisi meccanen elde edilebilir mi?!
3. Sünbül: SEVGİSİNİN BAHÇEVANI OLANLAR
“Bana bir karış yaklaşana, ben bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak gelirim.” müjdesini veren Allahımıza ait sevgimizin her an çoğalmasını, güçlenmesini, derinleşmesini ve enginleşmesini sağlamak için Onun her lahza bize olan lütuflarını görebilmek lazımdır. Her an mazhar olduğumuz nimetleri şuurluca farkedebilirsek, içimizde sürekli bir şükran hissi, memuniyet ve hoşnutluk duygusu belirir ve zamanın tik-takları ile adım adım, kanat kanat ona doğru yol alırız, sevgi kanatlarımızla. Alvarlı Efe Hazretleri’nin dediği gibi: “Sen Mevla’yı sevende / Mevla seni sevmez mi / Rızasına ivende / Rızasını vermez mi?” Yetir ki biz sevelim, sevgimize kesilen keder biletiyle kebed-içre seyehate “evet” diyebilelim.
Gönül bahçemizde açan sevgi ve dostluk çiçeklerini yetiştirmek ve yaşamalarını temin etmek bizden, bahçevanlar gibi alınteri ister, ırgatlar misali emek ister. Habib-i Vedûd’a has olan sevgi çiçeğimizi de salih amellerimizle, ibadet ü taatlerimizle bakım-görümünü yapabiliriz, ter ü taze canlı-kanlı olarak yaşatabiliriz. Taatler, ilahî sevgimizin gıdasıdır, besinidir. Yüzlerine bakıldığı zaman önce Allah’ı hatırlatan evliyaullah, bulundukları velayet/dostluk mertebesine yata yata değil, “aşıklara uyku haramdır” fehvasınca zikr ü evrâdla yorgun gecelerin sabahlarında vâsıl olmuşlardır.
Hz. Ömer gibi hergün sormalıyız kendimize: Bugün Allah için ne yaptın? diye. Sormalıyız, çünkü sevilmeye eşedd-i ihtiyaç ile muhtacız. Sormalıyız, ve dahi sorgulamalıyız, tâ her gün Allah’ı hoşnut edecek, hatta iftihar vesilesi olacak ameller ortaya koyabilmek için. Eğer sevgimizin gereği birtakım fedakarlıklarda bulunmazsak, sevgimizde ve dolayısıyla imanımızda sahici olduğumuz iddia bile edilemez. Sevgimizin bahçevanı olmalıyız, sevdiğimizin hizmetkârı olmalıyız ki onu hakkıyla yaşayabilelim ve yaşatabilelim. Cennetin de, Cehennem’in de iç yapı malzemeleri bu dünyadan gider. İyiler ve iyilikler Cennet’i oluşturur, kötüler ve kötülükler de Cehennemi meydana getirir. Auguste Renoir’in âhir ömründe binbir hastalık ve olumsuzluklar cenderesinde çizdiği muhteşem tablosu gibi, ölüm sonrası hayatımızda, kalplerimizdeki sevgi çiçekleri meyveye duracak ve Cennet’in muhteşem tablosunu, harika sanatlarını ve hayale gelmez nimetlerini bizlere sunacaktır. “Güzellik kalıcıdır, acı geçici…” Yüce Kitab’ımızın “bâkıyâtü’s-sâlihât” dediği “hayırlı ameller” ebedîdir, diğerleri fani. Çilesiz saadet olmaz. Yumuşak döşeklerde lider yetişmez. Rahat ve rehavetin kucağında dahiler zuhur etmez. Kolay elde edilen, kolaylıkla elden gider. Başarıların arka mutfağında ciddi emekler, hummalı çalışmalar vardır. Her insan, ister bu dünyada mutluluk cennetini, isterse ukbada cennet mutluluğunu ancak ve ancak gözünün yaşı, alnının teri ve kalbinin kanı ile hak edebilir.
Musa HUB



