Tuesday, June 13, 2006

Sevgi Çiçeği Alınteri İster

1. Nergis: KADERİNİ ALINTERLERİYLE BELİRLEYENLER

“Kaderimizi –bir anlamda- gözyaşlarımız belirliyor.” demiştik bir önceki yazıda. Bu yazıda: “Kaderimizi gözyaşlarımızdan daha çok alınterlerimiz belirler.” diyoruz. Çünkü eğer gözyaşları bir anlık his patlaması sonucu akan damlalar ise, ancak o hislerin insan iradesine hakimiyeti müddetince yönlendirici olabilir, sevgi açısından faydalı olabilir ve daha ziyade içseldir. Fakat alınterlerimiz ise reel dünyadaki faaliyetlerimizi ve fiilî sebepleri yerine getirmemizi sembolize eder ki, gözyaşlarına göre daha uzun soluklu, daha sağlam zeminli ve daha gözle görülür, elle tutulur neticelere götürücüdür; ve dışa dönük oluşu, onu ekseriyetin değerlendirmelerinde haklı çıkartır, daha ma’kul gösterir. Ağlayan insan, acımayı, merhameti ve yardımı celbeder evveliyetle bizden; çalışan-terleyen insan ise, hakkını ve başarıyı. Birincisine hissî, ikincisine ise aklî-vicdânî bir yükümlülük duyarız öncelikle ve özellikle... Konuyu misallerle açmak gerekiyor sanırım.

Allah sevgisinin alınteri boyutunu bir ağaçta tefekkür adesesi altına alalım bidayet-i emirde... “Şikayetsiz sabır” hasletine, “hayırlı/güzel neticeler için olumlu ısrar” prensibine çok güzel bir örnek teşkil eder Çin Bambu ağacının yetişmesi/yetiştirilmesi. Çinliler bu ağacı şöyle yetiştirirler: Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez. Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır. Yorumcu diyor ki: “Burada akla gelen ilk soru şudur: Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı Yoksa beş yılda mı ulaşmıştır? Bu sorunun cevabı tabii ki beş yıldır. Büyük bir sabırla ve ısrarla tohum beş yıl süresince sulanıp gübrelenmeseydi, ağacın büyümesinden, hatta var olmasından söz edebilir miydik?”

İşte dünyada bir ağaç yetiştirmek bile bunca yıl sabırla sulayarak, gübreleyerek beklemeyi ve emek sarfetmeyi gerektiriyorsa şayet, Cennet’te adımıza bir Tuba ağacı yetiştirmek, bağlar-bahçeler hazırlamak ve hepsinin üstünde rıza-i ilahi payesini elde etmek emeksiz nasıl olabilir ki, anlık, günlük, aylık ve hatta yıllık heyecanlarla nasıl peylenebilir ki! Belki bir ömür eşikte istikamet ve metanetle sadakat göstermek, tâat ve ibadetleri yerine getirmek ve yolunda hizmet etmek icap etmektedir. Allah bizi sevsin, bu biricik maksat. Fakat hiçkimse sabırsızı, vefasızı, kaçkını sevmez. Allah sevgisinde bile lâübali biri, kime sevgisinde acaba ciddi olabilir, ahdine vefalı kalabilir ki?

Sevgi çiçeği alınteri ister, evet, yani insanın irade-i cüz’iyesinin hakkını. Çabasız-gayretsiz hiçbirşey olmaz. Alınteri, bir çiftçinin akşama kadar tarlada vücudundan sicim sicim akıttığı diğergamlıktır, ailesinin rızkını temin için. Alınteri, bir işçinin günboyu sırılsıklam iç çamaşırlarıyla harıl harıl “başkaları için yaşama” fedakarlığıdır. Alınteri, samimiyetin hücceti, sadakatin ispatıdır. Realiteleri gözetmenin, hayatın şartlarını göğüslemenin ve gereklerini yerine getirmenin ünvanıdır. “Bikaderi’l-keddi tüktesebü’l-meâlî” demişler, yani: “Çekilen çile oranında yükseklere ulaşılır.” Yine mağrem-mağnem terazisi vardır: “Meşakkat ölçüsünde ganimet.”

2. Karanfil: AHİRZAMAN MEVLANA’LARI

Hepimiz ahirzamanda sevgi şaheseri bir Yunus, bir Mevlana olmak istiyoruz. Fakat onların bir ömür damla damla alınterleriyle büyüttükleri göz nuru gönül aydınlığı sevgi çiçeklerini bağrımızda yetiştirecek iradeyi, sabrı ve gayreti ortaya koymadıktan sonra nasıl olacak ki! Cenab-ı Mevla, bizleri sevsin, sevgili kullarına bizleri, bizlere onları sevdirsin, diye dualar ediyoruz; ne güzel, ne hoş. Sözlü dualarımızı fiil ve davranışlarımızla onaylamazsak, yani Allah’ı seven sevimli bir kul olamazsak, nasıl sevilecek ve sevdirileceğiz ki!.. Hayatımız içimizi, niyetlerimizi onaylamalı.

“Fransız resim sanatının önemli simalarından Henri Matisse (1869-1954), Auguste Renoir’dan (1841-1919) yaklaşık 28 yaş daha genç olmasına karşın, iki ünlü ressam iyi arkadaşlardı ve sık sık görüşürlerdi. Hayatının sonlarına doğru Güney Fransa’da bir köye yerleşen Renoir, son on yılında evinden çıkamazken Matisse onu her gün ziyaret etti. Romatizma nedeniyle neredeyse hiç hareket edemeyen Renoir parmaklarını dahi oynatamıyordu. Fakat bu ağır hastalığına karşın fırçayı eline bağlayarak resim yapmaya çalışıyordu.

Bir gün Matisse, yaşlı ressamın her fırça darbesinde duyduğu büyük ıstırapla mücadele ederek stüdyosunda çalışmasını seyrederken dayanamayıp sordu: “Auguste, romatizmadan kıvrandığın, bu kadar acı çektiğin halde neden resim yapmayı sürdürüyorsun?” Renoir yalnızca, “Güzellik kalıcıdır, acı geçici…” cevabını verdi. Böylece Renoir neredeyse öldüğü güne kadar tuvalinde çalışmaya devam etti. En ünlü resimlerinden biri olan “yıkananlar” tablosunu ölmeden yalnızca iki yıl önce, hastalığa yakalandıktan on dört yıl sonra tamamladı.”

Gerçek hayattan bir kesit bu. Kur’an’da: “İnsana ancak el emeğinin karşılığı vardır.” buyuruyor Biricik Sevgilimiz Rabbimiz. Antonio Fogozzias: “Büyük yapıtlar meydana getirmek için acı ve ıstırap çekmek gereklidir.” diyor. “Ben kim, Allah sevdalısı olmak kim!” düşünceleri nefis ve şeytanın insana fısıldadığı en şeytânî vesveseleridir. Hani karınca hac için yola çıkmış gidiyormuş. “Sen Hicaz’a ulaşamadan ömrün biter.” demişler. “Hiç olmazsa yolunda ölürüm ya!” cevabını vermiş. İşte olay budur! Allah’ın sevgisi ve rızası uğruna sürekli sahih bir niyetle sağlam bir gayret içinde bulunma...

Evcil kedinin pençelerindeki güç bir köşeye sıkıştırılınca ortaya çıktığı gibi, kim bilir insanoğlu da alnından terin boşandığı anlarda en kuvvetlidir, yorgunluktan bitap düştüğü sıralarda en güçlüdür. Rahatı zahmet, zahmeti rahat takip eder. Ne olursa olsun, her türlü gayret alkışlanmaya değerdir. Hay’dan gelen Hû’ya gider demişler. Emeğini çektiğin şey senindir. Çilesiz muhabbetler de şıpsevdiler gibi çabuk biterler, saman alevi gibi ansızın sönerler... Ateşin delikanlımız, bir kızın gönlünü etmek için ne türlü meşakkatlere katlanıyor, halden hale giriyor, iyiliğin bütün kapılarını deniyor, övgünün şiir kitabını yazıyor, gece-gündüz hayaliyle yaşıyor, herşeyde adeta sevgilisinin silüetini görür gibi dalıp dalıp gidiyor. Bir ölümlüye olan sevgi böylesine bedel isterse, yegâne Ölümsüz’ün sonsuz sevgisi meccanen elde edilebilir mi?!

3. Sünbül: SEVGİSİNİN BAHÇEVANI OLANLAR

“Bana bir karış yaklaşana, ben bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak gelirim.” müjdesini veren Allahımıza ait sevgimizin her an çoğalmasını, güçlenmesini, derinleşmesini ve enginleşmesini sağlamak için Onun her lahza bize olan lütuflarını görebilmek lazımdır. Her an mazhar olduğumuz nimetleri şuurluca farkedebilirsek, içimizde sürekli bir şükran hissi, memuniyet ve hoşnutluk duygusu belirir ve zamanın tik-takları ile adım adım, kanat kanat ona doğru yol alırız, sevgi kanatlarımızla. Alvarlı Efe Hazretleri’nin dediği gibi: “Sen Mevla’yı sevende / Mevla seni sevmez mi / Rızasına ivende / Rızasını vermez mi?” Yetir ki biz sevelim, sevgimize kesilen keder biletiyle kebed-içre seyehate “evet” diyebilelim.

Gönül bahçemizde açan sevgi ve dostluk çiçeklerini yetiştirmek ve yaşamalarını temin etmek bizden, bahçevanlar gibi alınteri ister, ırgatlar misali emek ister. Habib-i Vedûd’a has olan sevgi çiçeğimizi de salih amellerimizle, ibadet ü taatlerimizle bakım-görümünü yapabiliriz, ter ü taze canlı-kanlı olarak yaşatabiliriz. Taatler, ilahî sevgimizin gıdasıdır, besinidir. Yüzlerine bakıldığı zaman önce Allah’ı hatırlatan evliyaullah, bulundukları velayet/dostluk mertebesine yata yata değil, “aşıklara uyku haramdır” fehvasınca zikr ü evrâdla yorgun gecelerin sabahlarında vâsıl olmuşlardır.

Hz. Ömer gibi hergün sormalıyız kendimize: Bugün Allah için ne yaptın? diye. Sormalıyız, çünkü sevilmeye eşedd-i ihtiyaç ile muhtacız. Sormalıyız, ve dahi sorgulamalıyız, tâ her gün Allah’ı hoşnut edecek, hatta iftihar vesilesi olacak ameller ortaya koyabilmek için. Eğer sevgimizin gereği birtakım fedakarlıklarda bulunmazsak, sevgimizde ve dolayısıyla imanımızda sahici olduğumuz iddia bile edilemez. Sevgimizin bahçevanı olmalıyız, sevdiğimizin hizmetkârı olmalıyız ki onu hakkıyla yaşayabilelim ve yaşatabilelim. Cennetin de, Cehennem’in de iç yapı malzemeleri bu dünyadan gider. İyiler ve iyilikler Cennet’i oluşturur, kötüler ve kötülükler de Cehennemi meydana getirir. Auguste Renoir’in âhir ömründe binbir hastalık ve olumsuzluklar cenderesinde çizdiği muhteşem tablosu gibi, ölüm sonrası hayatımızda, kalplerimizdeki sevgi çiçekleri meyveye duracak ve Cennet’in muhteşem tablosunu, harika sanatlarını ve hayale gelmez nimetlerini bizlere sunacaktır. “Güzellik kalıcıdır, acı geçici…” Yüce Kitab’ımızın “bâkıyâtü’s-sâlihât” dediği “hayırlı ameller” ebedîdir, diğerleri fani. Çilesiz saadet olmaz. Yumuşak döşeklerde lider yetişmez. Rahat ve rehavetin kucağında dahiler zuhur etmez. Kolay elde edilen, kolaylıkla elden gider. Başarıların arka mutfağında ciddi emekler, hummalı çalışmalar vardır. Her insan, ister bu dünyada mutluluk cennetini, isterse ukbada cennet mutluluğunu ancak ve ancak gözünün yaşı, alnının teri ve kalbinin kanı ile hak edebilir.

Musa HUB

Friday, June 09, 2006

Sevgi Çiçeği Gözyaşı İster


1. Gelincik: GÜLÜNCEYE KADAR AĞLAYANLAR

Günlük meşgalelerin dalgınlığında dostlarımızı, ailemizi, hatta kendimizi dahi unutabiliyoruz; hatta ve hatta kutsal değerlerimizi. Saatler, günler, haftalar geçiyor, hiç hatıra bile gelmiyor Allah ve Rasûlü. Para’nın dinden daha önemli görüldüğü talihsiz bir zaman diliminde, bâtıl bir mekan coğrafyasında ma’kul gibi gelebilir insana bu hal-i pürmelal ilk anda. Fakat bizi ve bütün evrenleri sevgisiyle mayalayarak yaratan Mevlâ’mızı unutmak, her zerre, her nesne ve her hadise Onu bildirirken Ondan habersiz yaşamak.. bu kadar gafleti, zerre kadar imanı, iz’anı ve insafı olan hiçbir kalp kabul edemez.

Malum, iman olmadan cennete girilmez, Allah sevilmeden de iman edilmiş olmaz. Allah’ı herşeyden daha çok seven kişi, imanın tadını tatmıştır diyor Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem). Hangi dilden veya dinden olursa olsun ve hangi ismi verirse versin, herkes: “Biz Allah’ı seviyoruz.” diyor. “Seviyorum!” Bir söz hepsi. Günümüz aşık edebiyatının en bayağılaştırılmış ifadesi, fakat hala en kutsal kelimesi. Oysa özden bağlılık, hatta küliyyen bağımlılık gerek. Zira seven sevdiğine bağlanır, daima onunla bağlantı halinde olmak ister. Neden insanlar internette chat odalarında yazışa yazışa, konuşa konuşa sabahlarlar, neden mail kutuları dolar dolar boşalır, niçin cep telefonları mesaj mesaj üstüne en çok aşıklar arasında gece-gündüz demeden kullanılır. Çünkü sevgi bu, daima on-line olmak ister, top-one kalmak ister. Allah aşıkı evliya kadınlardan Rabiatü’l-Adeviye’nin ifadesiyle: “Seven sevdiğini çok anar.” ve çok arar.

Allah sevgisinin ana kaynaklarından birisi, Onun ihsan ve ikramlarının daima farkında olabilmek ve onları şükür, hayranlık, takdir ve vefa gözleriyle görebilmektir. Bütün göz alıcı san’atların, gönül okşayan harikaların Sânii ve Bedîi, bütün sevgilerin kaynağı Hz. Habîb, bütün sevgililerin var edicisi ve sevdireni Hz. Vedûd, bütün güzellerin yaratıcısı ve güzelliklerin yaşatıcısı Hz. Cemîl, bütün sevgilerin bittiği ve sevgililerin gittiği yerde bitmeyen ve bizi terketmeyen Sevgililer Sevgilisi, Güzeller Güzeli Allah’ımız... Onu nasıl sevmeyiz, Ona nasıl hayran olmayız ki! Göğüs kafesimize bir insan kalbi yerleştirdiği için, o kalbe bir sevgi-aşk mayası çaldığı için, bize pekçok sevgili/sevimli dost, ahbab ve yaren lutfettiği için.. hiçbir beşerî bilgi, ilgi ve sevgiyle doymadığımız sınırda bizi ledünnî bilgi, lâhûtî ilgi ve ilahî sevgisiyle kuşatan ve itmi’nana ulaştıran o Biricik Rabbimizi unutmamız mümkün mü? Değil ama, insanoğlu bu, olumsuz anlamda da imkan hududunu zorlamayı çok iyi biliyor. Ruhumuzun en mutena tahtına Onu yegâne ve yektâ sevgili olarak yerleştirmemek ne akılla bağdaşır, ne vicdanla uyuşur, ne de kalple barışır.

En büyük ihsanlara mazhar olması hasebiyle, Allah’ı herşeyden ve herkesten çok sevmesi gereken insan, bu sevgisini hayatındaki isabetli tercihleriyle ispat etmelidir. Kalp kıblesi daima semavî hoşnutluğu göstermeli. İnsan, iliklerine kadar duyurak “Ey sevgili, en sevgili!” diyebilmeli Allah’a ve derken de, bu kavlî ilan-ı muhabbetini, hâliyle ve fiilleriyle ispat etmelidir; Onun emirlerine itaatle ve yasaklarından da kaçınmakla temellendirmelidir ki samimiyeti anlaşılabilsin, doğruluğu gözüksün ve tutarlılığı belirginleşsin... Hani “aslına bakma, faslına bak” derler. İşte buyurun “Çiçek ile Su’yun Aşkı”ndan Allah sevgisine dair bir demet ibret, bir buket hikmet toplayalım:

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için. Çiçek o kadar mutlu olur ki, sevinçten içi içine sığmaz olur ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur. Etrafa enfes kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su!" diyerek. Zamanla su da çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlar gönlünde. İlk defa aşık olmuştur, kendince. Haftalar-aylar birbirini kovalalar ve çiçek "Acaba su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, gereğince ilgilenmemektedir çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böylesine ilgisiz bir sevgiye. O daima hamaratça bakım ister, narince sulanmak ister, sevgiyle dokunulmak, iştiyakla okşanmak ve yercesine koklanmak ister.

Çiçek, suya "Seni seviyorum” der. Su, "Ben de seni seviyorum" karşılığını verir. Aradan zaman geçer, çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler. Gün gelir, çiçek hastalanır, yataklara düşer. Rengi solar, canlılığını kaybeder, koku saçamaz olur. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiceğine. Çiçeğin kurumuş dudaklarından yine "Seni seviyorum." sözleri dökülür sessizce. "Söyledim ya, ben de seni seviyorum." der su.

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek, suya benzi atmış, mecalsiz bakışlarla mırıldanır: "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır, nedir sorun diye... Doktor gelir, muayene eder çiçeği, sonra şöyle der: "Maalesef, durumu ümitsiz, artık elimizden birşey gelmez." Su merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalığı sorar. Doktor, acı acı bakar suyun yüzüne ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için…" Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemiştir.. ama iş işten geçmiştir. [Bir ara not: Bu çiçeklerin sevgisi de hep böyle sessiz oluyor, utangaç, nazlı, içine kapalı ve gizemli oluyor; söyleyemiyorlar. Susuz kaldım demiyorlar, susuzluklarının hal dillerinden anlaşılmasını bekliyorlar. Kimi insanlar da tıpkı çiçekler gibi, sevgileri içten içe, çöküşleri de içten içe oluyor. Keşke açıkça seslendirseler ama, halden anlamayanların da hiç mi suçu yok yani?]

Seni seviyorum diyene ne denir? “Ben de!” demek sıradan bir cevap. Sıra üstünü Peygamberimiz’den öğreniyoruz. En Sevgili’nin En Sevgilisi Hz. Habib-i Kibriya Efendimiz (sas)’in sevimli ve şirin beyanları ve davranışları o ki, “Seni seviyorum” diyene “Beni kendisinden ötürü sevdiğin Zât (Allah da) seni sevsin” diye mukabelede bulunulur. [Ebu Davud, 4/333]. Peygamber ahlakıdır bu, sünnet-i seniyye güzelliğidir. İnsana talip olana Allah gösterilir. Bize “Seni seviyorum” diyen bir kalbe “Ben de seni seviyorum” şeklinde bir karşılıkta bulunmak “bire bir” bir mukabele. “Beni kendisinden ötürü sevdiğin (Allah da) seni sevsin” demek ise, “bire sonsuz” bir mukabele.

“Bana olan sevgin Allah için olsun. Eğer beni Allah için seversen, Allah da seni sever.” kabilinden kullar arası sevginin gerçek ötürü’sünü öğretici, daima hatırlacı bir tebliğ ve irşad. “Beni ben olduğum için değil, O’ndan olduğum için sev. Bendeki fiziksel veya ruhsal bütün güzelliklerin ve iyiliklerin kaynağı olan o En Güzel ve En İyi seni severse, işte ancak o zaman ben de seni sevebilirim, göklerdeki ve yerdeki bütün mahlukat da. Seni ben de seviyorum; ama bu sevgim senin suretinden önce siretinedir, kalıbından önce kalbinedir.

“Allahım, beni senden ötürü seven bu kulunu sen de sev” şeklinde bir dua, bir dilek, bir iyi niyet temennisi aynı zamanda bu, dostun dostluğunu, sevgilinin sevgisini sonsuzlaştırmaya yönelik o Dostluğu Sonsuz ve Sevgisi Sınırsız’a gönderilen. “Seni seviyorum” diyenin sözünü hemen öze çeken bir ifade. Kulların birbirinden razı olması Allah’ın rızasının da bir tezahürü, birbirini sevmeleri de öyle. Bir din kardeşine Allah için “Seni seviyorum” diyen bir mü’min kalbe belki de Allah: “Ben de seni seviyorum” diyerek mukabele-i şahanede bulunuyordur. Ve bizim “Beni kendisinden ötürü sevdiğin (Allah da) seni sevsin” şeklindeki duamız da buna vesile oluyordur, kimbilir.

Allah’ın sevgisine ulaşmaktır ve ulaşmak olmalıdır bütün sevgililerin ve aşıkların nihai hedefleri. “Seni seviyorum” sözündeki gönül alıcı, duyguları okşayan, kalbi cezbeden, ruhu celbeden hakikat cevheri insanlığın sevgi tarihinde emsali bulunamamış pırlantadır, elmastır, zümrüttür, altındır, yakuttur; paha biçilemez pırlantadır. “Seni seviyorum” sözünü bir kerecik duymaya canını, kanını, malını, varlığını adayan ve armağan eden niceleri olmuştur. Kimileri o sözü bir faninin ağzından duymak, kimileri de ol Baki’den duymak için yaşamışlardır.

Su’yun çiçeğe dediği gibi, Allah’a “Seni seviyorum” diyebilmek muhakkak değerlidir; fakat yeterli değildir. Hele aşk, edebiyat değil, itaat, ferağat ve istikamettir. Aşk, hürriyet değil, esarettir; daha doğrusu sevgiliye refakattir, sadakattir. İnsan, kendisini Allah’ı seviyor, hatta Ona aşık zannedebilir. Senin kendini nasıl gördüğünden daha çok, O’nun tarafından nasıl müşahede edildiğin, hakikatte nasıl olduğun önemlidir. Su, sevdiği çiçeğin “bütün” olarak kendisine ihtiyacı olduğunu “bilme”yince, bilip de ona bir âb-ı hayat olabilecekken olmayınca, zımnen ölümüne sebebiyet verebiliyor. İç ve dış dünyamız “bütün”üyle, herbir cüz’üyle ve hadisesiyle Allah’a olan sevgimize birer bilgi pınarı ve marifet bengisuyu olabilecek mahiyettedir. Bize düşen, sadece ve sadece, içmesini başarmaktır; müteakip işlemler, otonom bir sistemde yerini buluyor zaten.

2. Zambak: KADERİNİ GÖZYAŞLARIYLA BELİRLEYENLER

Şu ölümlü dünyada bütün sevimliler ve sevgililer bizi bırakıp gitmezden önce, hani o çok sevdiğimizi söylediğimiz Allah’ımız tarafından sevilir hale gelebilmeliyiz ve sevgili bir kul olarak rahmetine yürüyebilmeliyiz; tâ ki Onun tarafından sevinçle ve güleryüzle karşılanabilelim... Bunun için de Allah’ı ya aklen, ya kalben ya da hissen hiç unutmamak, daima hatırda tutmak; her ânda Onu aramak ve her yerde Onu anmak.. Ona sevgimizi kuru bir sözden ibaret görmemek; belki ona vuslat yolunda sorumluluklarımızı yerine getirmek ve bazı meşakkatlere katlanmak lazımdır.

Mezkur temsilin ana konumuzla bağlantıları ve çıkarımları üzerinden sözümüzü devam ettirelim: Evet katıyen ve katıbeten –haşa ve kella- Cenab-ı Mevla’mızın sevgiye, hiçbirşeye ihtiyacı yoktur. Bizlerse her nefesimizde ve her hücremizle Allah’a ve onun yarattıklarına muhtacız. Allah’ın sevgisi olmaksızın katiyen mutlu olamayız, ister dünyada, isterse ukbada. Onun mukaddes meveddetini kazanmak için ise haramlardan uzak durup helallerle kanaat etmesini bilmeliz; bu, işin temeli, olmazsa olmazıdır.

Katiyen istiğnâ-i mutlakın sahibi Hz. Samed hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç değildir, hakikat bu. Ne var ki O, kullarının ihtiyaçlarını giderme, açları doyurma, susuzları su verme, hastaları ziyaret etme gibi iyiliklerde bulunmayı bizatihi Kendisine yapılmış gibi kabul etmektedir ki esasen bu kabil salih ameller, temelde kulun diğer kulları Allah’tan ötürü sevmesi, sahiplenmesi ve görüp gözetmesinin bir tezahürü olmaktadır. Nitekim şu hadis-i kutsî sözlü sevgiden ziyade fiilen muhabbetin gerekliliğini vurgulama noktasında kalpleri uyarmakta, duyguları titretmektedir:

"Kıyamet günü aziz ve celil olan Allah şöyle buyuracak: "Ey ademoğlu! Ben hasta oldum beni ziyaret etmedin." Kul diyecek: "Ey Rabbim, sen Rabbülalemin iken ben seni nasıl ziyaret ederim?" Rab Teala diyecek: "Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin, bilmiyor musun? Eğer onu etseydin, yanında beni bulacaktın?" Rab Teala diyecek: "Ey ademoğlu ben senden yiyecek istedim ama sen beni doyurmadın!" Kul diyecek: "Ey Rabbim, ben seni nasıl doyururum. Sen ki Alemlerin Rabbisin?" Rab Teala diyecek: "Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin, ben onu yanımda bulacaktım." Rab Teala diyecek: "Ey ademoğlu! Ben senden su istedim bana su vermedin!" Kul diyecek: "Ey Rabbim, ben sana nasıl su içirebilirim, sen ki Alemlerin Rabbisin!" Rab Teala diyecek: "Falan kulum senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın, bunu benim yanımda bulacaktın!" [Müslim, Birr 43]

Bu kutsi hadiste anlatılan olayın hemen hemen aynısı İncil’de de şöyle geçmektedir: "O zaman Mâlik (Rab) sağındakilere diyecektir: Ey Mübarekler, gelin, dünya kurulduğundan beri, sizin için hazırlanmış olan melekûtu miras alın. Zira aç idim, bana yiyecek verdiniz, susamıştım, bana içecek verdiniz; garip idim, beni içeri aldınız; çıplak idim, beni giydirdiniz; hasta idim, beni ziyaret ettiniz; zindanda idim, yanıma geldiniz.” O zaman salihler ona cevap verip diyecekler ki: “Yâ Rab, biz seni ne zaman aç görüp yedirdik, veya susamış görüp içirdik? Ve ne zaman seni garip görüp içeri aldık veya çıplak görüp giydirdik? Ve ne zaman seni hasta veya zindanda görüp yanına geldik?” Melik cevap verip onlara diyecektir: “Doğrusu size derim, mademki bunları kardeşlerimden şu en küçüklerinden birine yaptınız, hepsini bana yapmış oldunuz.” Yine o vakit Rab, solundakilere dahi diyecektir: “Ey mel’unlar, İblis ile onun avanelerine hazırlanmış olan ebedî ateşe benden gidin. Çünkü ben aç idim, siz bana yiyecek vermediniz; susamıştım, siz bana içecek vermediniz; garip idim, siz beni içeri almadınız; çıplak idim, siz beni giydirmediniz; hasta ve zindanda idim, siz beni ziyaret etmediniz.” O zaman onlar da cevap verip diyecekler: Ya Rab, biz seni ne vakit aç veya susamış yahut garip veya çıplak, yahut hasta, ya da zindanda gördükte sana hizmet etmedik?” O zaman Rab, onlara cevap verecek, diyecek: “Doğrusu size derim madem ki bunları en küçüklerden birine yapmadınız, bana yapmamış oldunuz.” Ve bunlar (soldakiler) ebedî azaba, fakat salihler ebedî hayata (cennete) gideceklerdir." [Matta -25-34:46]. İşin doğrusu baştaki “su-çiçek hikayesi”nden ve müteakip mezkur hadis-i kutsîden muhabbet-i ilahînin nasıl olması gerektiğine dair çıkarılacak çok onlarca hikmet, marifet, ibret, irşat ve ilham vardır. Bütün mesele kafa gözünün bakış açısından ziyade, kalbin basiretinin açılması ve kalpteki niyet adesesinin O’na odaklanması meselesidir.

Bir tarafta gülünceye kadar ağlayanlar var, diğer tarafta ise ağlayıncaya kadar gülenler. Sevgi, güldürünceye kadar ağlatır; ağlatırsa, daha doğrusu uğruna ağlanırsa güldürür insanı sevgi. Madem kaderimizi –bir anlamda- gözyaşlarımız belirliyor. Kalbimizdeki Allah sevgisi de bir çiçektir, onu kuru sözlerimizle değil, gözyaşlarımızla sularsak yaşatabilir ve onun bire bin veren semeresini devşirebiliriz. Allah’ı için için yanarak, sızım sızım sızlayarak ve erim erim eriyerek sevmekle mümkün yani bu. Romantik duyguların ziyadesiyle münkeşif olması, kemaliyle zâhir kılınması. Kısacası ve açıkcası, gönlümüzdeki ilahî sevgi çiçeğinin çekirdeğini, ibadet toprağı üzerine dikip sürekli marifet suyu ile sulamalıyız ki rıza-i ilahî meyvelerini derebilelim.. ve neticede firdevs cennetlerinde sonsuz ve sınırsız saadetlere erebilelim...

Musa HUB

Thursday, June 08, 2006

Sevgi Çiçeği Ne İster?


Neden sevgi çiçeği? Her canlı gibi çiçekler de solar, evet, fakat Allah için açmış bir sevgi çiçeği katiyen solmaz, soluyor gibi görünse de -kabz hallerinde olduğu gibi-, tohumlarını saçar gönül toprağına ve bir ölür, on dirilir, yüz dirilir; bir biterken, bin biter yerden.

Peki, aşkın sevgiden farkı ne ki? Kanaat-i âcizânemce, yangına dönüşmüş muhabbete aşk ismi verilir, ateşli sevgi yani. Halkımız arasında “kara sevda” denilen durum. Kor gibi kıpkırmızı bir halde yana yana artık bitmişlik, kapkara bir kömür kesilmişlik hali.

Aşklarda platonik cihet her zaman sözkonusu olur. Kişinin hayalinde kurguladığı, düşlerinde süslediği ideal sevgili. Güllerin renklerinin kendine göre manaları vardır, hemen bütün kültürlerde. Sözün bittiği yerde güllere yüklenen bu anlamlar hususiyle gençler arasında ciddiyetini korumaya devam ediyor.

Anadolu kültürümüzün tarihî gelenek coğrafyasında sevgi çiçektir, aşk güldür, öyle sembolize edilmiştir. Bunda çiçek ile gülün görünüşlerindeki câzibe farkı, duruş farkı, koku farkı, ağaç farkı gibi unsurlar etken olmuş olabilir. Dolayısıyla “sevgi çiçeği”, “aşk gülü” demek daha isabetli olur, duyuş ve düşünüş açısına göre, yorumlama keyfiyeti itibariyle.

Bu bakımdan: Kalplerinde Allah’a karşı muhabbet duyanların mahiyetlerinde Allah’a karşı uzatılmış sevgi çiçeği vardır, nazar-ı ilahîyi kendine celbeden, tecelligâh kılan. Kalplerinde Allah’a karşı aşk bulunanların gönül bahçelerinde Allah’a adanmış aşk gülleri vardır, teveccüh-ü ilâhîyi cezbeden, beytullah kılan.

Allah aşkı, gözleri uykusuz eder, emelleri kısaltır, malı-mülkü yoluna harcatır, eşi-çocuğu fitne olmaktan kurtarır, dostları “ötürü”ye bağlar; yani herşeyi ve herkesi “Allahtan ötürü” sevdirir, şiir şiir söyletir, nesir nesir yazdırır, hitabe hitabe konuşturur.. kâh Yunus eder; nara attırır, sular gibi çağlatır, Eyyub gibi ağlatır, ciğergâhı dağlatır, kısaca izhar eder.. kâh Mevlana gibi içten içe yandırır, mum gibi eriye eriye aydınlatır, izhardan haya eder, kendini ihfa eder.

Aşkın sevgiye dönüşümü, sevginin de aşka dönüşümü mümkündür. Bir takım şartlara bağlı olarak kimi durgun sevgiler, yerlerini büyük dalgalı aşklara terkederken, bazı çağlayanlardan hız almış coşkun ve taşkın aşklar da göllerin sessizliğine ve dinginliğine dönüşebiliyorlar. Hayat zik-zaklarla örülü. Yollar inişli-çıkışlı. Hissiyât ve letâif yumağı kalb-i insanî de sürekli bir değişimler ve yenilikler kuşağında atıp durmakta...

1. Kardelen: MECNÛN-U MA’KULLER

Evet, sevgi çiçektir, aşk güldür. Peki sevgi çiçeği ne ister?

Sevgi çiçeği, kan ile aşılanmak, alınteri ile beslenmek, gözyaşı ile sulanmak ister. İnsan için hava, su, ekmek gibi, ışık, ısı ve sıvı misali sevgi çiçeği de ihtiyaç hisseder kan, alınteri ve gözyaşına. Ne demek yani?

Gözyaşı, yani çağıl çağıl bir sevgi, alev alev bir arzu. Romantizm, her insanın en özel duygusallığı, hissî yanı; hem bâtını ile, hem de zâhiriyle. Literal anlamıyla değil, genel-geçer kullanılışıyla menfi noktalarından soyutlanmış bir romantizmin ünvanıdır esasen gözyaşı.

Alınteri, yani gayret, sebat, fedakarlık. Realizm, sevgi sarayının üzerinde yükseldiği sütunlar, direkler. Hayatın gerçeklerine riayet. Zülkarneyn’in cihan hükümranlığını kazanmasında “fe etbea sebebâ” prensibinin, sebeplere tabi olma ve şartlarını yerine getirme metodunun adıdır alınteri.

Kan, kalbini-ruhunu bağışlamak, bütünüyle adanmışlık. İdealizm, kalplerin birbirinde kaynaştıktan, özleştikten ve özdeşleştikten sonra kendilerini adadıkları en mukaddes mefkûre. Kanın sembolü olduğu anlamlardan bir tanesi de, yeri geldiğinde sevgili için ölmesini bilmektir, ruhunu feda edebilmektir, onun canını kendi canına tercih edebilmektir.

İnsanın niyetleri, kalbinde birer tohum gibidir, kan damlaları mesabesinde. Kalplerdeki kanlar, niyet tohumlarıdır; o hem candır, ruhtur. Gözyaşı, o kalp tarlasındaki (kanın sembolize ettiği) niyet tohumunu sular, besler. Alınteri ise niyetlerdeki ideallerin erzakı, kût u gıdası olan topraktır.

Sevgiyi gözyaşlarıyla daima canlı tutmak, alınteriyle sorumluluklarını yerine getirmek ve kanıyla ruhunu fedaya hazır bir adanmış sevgili olmak. İşte sevgi ve gözyaşı-alınteri-kan üçlüsü. Şöyle de denebilir:

Sevgilinin kalbindeki sevgi çiçeği, kalbimizin kanıyla canlanır, ruhen hayat bulur, filizlenir; gözlerimizin yaşlarıyla sulanır, tomurcuk çıkarır, çiçek açar; ve alnımızın terleriyle de meyveye durur, bedenî-ruhî bütünümüze dünya-ahiret gerekli/faydalı bir iksir olur, yaşatıcı bir nefha-i Hayy olur.

Kısacası: Gözyaşı romantizmin sembolüdür, alınteri realizmin, kan da idealizmin. Allah sevgisinde dinî romantizm, realizm ve idealizmi bir hamur şeklinde mayalayabilmiş bir kalp, tecelligâh-ı ilahîdir, nazargâh-ı sübhânîdir, beytullahtır. [Bu izmleri felsefî anlamlarıyla değil, kelime olarak kullanıyorum.] Hz. Ali’nin ifadesiyle “Allah sevgisiyle dolu bir kalpten daha zengin bir hazine olamaz.”

Allah için hergün ya kalbimizde bir kanlı mercan sızısı duyuluyorsa, ya alnımızdan birkaç damla amel teri dökülüyorsa, ya da gözlerimizden inceden inceye özlem yaşları süzülüyorsa.. muhakkak seviyoruzdur, seviliyoruzdur ve sevdiliriliyoruzdur... Güzeller Güzeli, bizleri güzelliğine âşık-ı sâdıklardan eylesin.. o Sevgililer Sevgilisi En Sevgili bizi sevgisine mecnûn-u ma’kullerden kılsın ve gönlümüzü çiçeklerle bezenmiş bir bahar yamacı, yahut renk renk, desen desen açmış bir gül bahçesine dönüştürsün, inşâAllahü’l-Habîbü’l-Vedûd.

Musa HUB