Sunday, July 04, 2010

Kadın, Edep, Hikmet Ve… Hüzünlü Bir Sevda Hikâyesi…

Ülke gündemi dehşet verici depremlerle sarsılıyor. İnanılmaz haberlerle, dedikodularla çalkalanıyor. Çocuklarımıza üzülürken birden bire kadınlarımızla bağlantılı haberlerle neredeyse şaşkınlık deryalarının en derinlerinde vurgun yedik…

Kadın.... Hayat tecrübelerini masallar gibi dinlediğimiz ninelerimiz, annemiz, hayat arkadaşı olan evdeşimiz, evladımız, can kızımız, ablamız, halamız, teyzemiz, yengemiz, candan komşu teyzemiz…

Kadınımız… Bizi biz eden, Yüce Allah’ın Âdemoğlunun arz macerasında gelişine vesile kıldığı “dünyaya merhaba” kapısı…

Kadınlarımız.... İlk terbiyeyi aldığımız, şefkat ve sevgi deryası annelerimiz, sevdiceğimiz, cins-i latifimiz, edepli, namus timsali, vefakar, sadık, sır yumağı, canımız bildiğimiz...

Kadınlarımızın güzel özellikleriyle ilgili ne hoş gerçek hikâyeler vardır. Yanımızda, yöremizde de çok takdir ettiğimiz, hayranlık duyduğumuz nice kadınlar var. Sessizce hayatlarını yaşarlar.

Eğer fark edip de zorlarsanız onlar muhteşem bir hazine değerindeki hayat tecrübelerini anlatırken sizi olağanüstü masal dünyalarına götürüverirler....

Evet… Onlardan bir teyzenin hayatı da böylesi ders verici bir hikâye.... Rukiye teyzenin hikâyesi…

Rukiye teyze ninemin has arkadaşı, can dostu idi. Osmanlı parçalanıp tarih sahnesinden silinmeye başlayınca “gâvur zulmünden ve katlinden” kurtulmak için yollara düşmüşler. Önce Sarıkamış, sonra Orta Anadolu....

Çok zarif, sessiz bir kadındı. Konuşması çok hafif esen yeller gibiydi. Gençliğinde çok güzel olduğu belliydi: Hep mahzun bakan İri ela gözleri vardı. Pembe beyaz, kırışığı az bir teni vardı. Çok ciddi, zor gülümseyen güzel, küçücük dudakları vardı. Yaşına rağmen uzun yay kaşları ve güzel elleri vardı. Dik dururdu. Genç kızlığa geçerken tahta yelek giydirmişler! Otuz yaşına doğru kendinden yaşlı zengin bir adamla evlenip İstanbul’a gelin gitmiş... Üç evlat sahibi olmuş. Ama kocası en küçük oğlu beş yaşındayken vefat edince çocuklarını okutmuş. Sonra bayrağı onlara teslim edip geri memlekete dönmüş... Kocadan kalma eski evde tek başına yaşamaya karar vermiş.... Hem Osmanlıca, hem de yeni harflerle okuryazardı. Eski kitapları okuduğunu ninemden bilirdim.

Ninem de, Rukiye teyze de artık sekseni çoktan aşmışlardı ama kendi işlerini kendileri yapar, kimselere muhtaç olmadan yaşarlardı.

Bir gün, akşam vakti nineme geldi Rukiye teyze. Osmanlı’dan kalma üç katlı evimizin yıkıma uğramamış son bölümünde sokağa bakan cumbalı odaya geçtik.

Rukiye teyze her zamanki haliyle neredeyse fısıldayarak hal hatır sordu. Bir müddet ninemin nefis çayını içip elmalı kurabiyelerini yavaş yavaş yiyerek eski günleri yâd ettiler.

Sonra masanın üzerindeki gazeteye takıldı Rukiye teyzenin mahzun gözleri. Uzanıp gazeteyi aldı. Farkında olmadan sesli okudu:

“-Ünlü filanca fiş mekânca hanım bilmem kaçıncı sevgilisi ile büyük aşk yaşıyor!”

Gazeteyi yavaşça geri bıraktı. Güzel yüzünü buruşturup mırıldandı:

“- Aşkı da, sevdayı da yozlaştırıp kirletiyorlar!”

O an çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Çocukluğumdan bu tarafa hep çok ciddi bulduğum ve pek çekindiğim Rukiye teyze ve sevda…

Rukiye teyze bir an boş bulunup hayatının gizli bir sahifesini bana gösteriyordu sanki. Bir saniye daha geçerse o sahifeyi kapatabilirdi! Hemen telaşla sordum:

“-Nasıl, nasıl? Nasıl yozlaştırıyorlar?”

Yüzüme öyle bir baktı ki yüz sahife söz söylense öyle bir hülasa olamazdı. Ama o cümlesi beni gizli sevinç denizine attı:

“-Bunlar ne bilirler ki aşktan, sevdadan. Aşk ilahi bir yoldur ki sevgiliyi uzak menzilde görürsün. Oraya yettiğinde sevgili bir sonraki uzak menzildedir....

Sustu, yere bakıp öylece durdu. . Fırsat kaçıyor muydu ne! Hemen doğrudan sorsam mı acep, diye düşündüm. Ama sabrettim, bekledim. Başını kaldırıp yüzüme baktı:

-Sevda… Sevda insanın imtihanı.... Yakıp kavuruyor insanın gönlünü.... Ama edepli, terbiyeli.... Aşk.... Eğer ilk basamağını aşamazsan esfel-i safiline yuvarlandın demektir. Eğer aşma talihini yakalamışsan yolun açık ola!

Merakımı artık yenemedim:

“-Rukiye teyze, sen hiç sevdalandın mı? Veya… Âşık oldun mu?”

Korkuyla yüzüne baktım, serde azarlanmak da vardı. Ama o gün onun gizli dünyasını bana açma günüydü galiba, billur kâse dolmuştu, içindeki sır akmaya çok niyetliydi.

Kısa bir tereddütten sonra kararlı bir sesle sordu:

“-Çok mu merak ettin?”

Heyecanla bağırdım:

“-Evet! ... Sizin zamanınızda aşk, sevda... İnanamıyorum!”

Bu defa o şaşırmış görünüyordu:

“-Allah Allah... Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun bizden çok evvel yaşadılar. Sevdanın en güzelini yaşayıp dillerde ebedileştiler... Neyse... Eğer hiç kimseciklere söylemezsen sana hayatımı anlatırım.”

Ve… Anlatmaya başladı:

“- Yıllar evveldi, köye gittim. Şöyle bir eski çeşme başına gideyim, eski günleri yâd edeyim, dedim. Her şey ne kadar da değişmiş… Çeşmeden su içtim, yüzüme birkaç avuç su vurdum. O sırada bir ses duydum:

“- Rukiye? Sen misin?”

Döndüm, çeşmenin yanındaki taştan yapılma oturma yerinde onu gördüm! Nasıl da ihtiyarlamıştı. Elinde bastonu ile öylece bana bakıyordu. Şaşkınlıktan bir an sesim çıkmadı:

“-Mustafa?”

“-He ya benim,” dedi titrek sesiyle.

Çocukluktan başlayarak evlenene kadar her gün sabah uyandığımda adını sayıkladığım, hüzünlü sevdamın başkahramanı karşımdaydı. Ne çok sevdalanmıştım, ne çok… Onu görmek için önceleri bin bir bahane yaratırken sonraları o ümitsiz sevdamı kalbime gömüp ondan kaçar olmuştum...

Elini oturduğu yere vurdu:

“-Rukiye ! Gel otur azıcık... Kaç yıl oldu... Gel biraz dertleşelim!”

Önce tereddüt ettim. Ama... Yaşım altmışı çoktan geçmişti o zaman.... Artık ne fark ederdi ki! Yavaşça yanına oturdum. Bir müddet havadan sudan sohbet ettik. Benden sonra o da evlenmiş. Çocukları ve gelinleri onlara çok iyi bakıyormuş. Torunları çok seviyormuş, torun başkaymış... Ama çok ağır bir kalp ameliyatı geçirmiş, hekimler çok dikkatli olmasını tembihlemişler. Bütün bunları zaten biliyordum ama ondan dinlemek kederli bir beste gibi geldi bana, sözünü kesemedim.

Sonra sustu. Bir şey söylemek istiyor da söyleyemiyordu sanki. Başını kaldırıp göğün maviliğine dalıp gitti bir müddet. Ardından yere bakarak mırıldandı:

“-Ah Rukiye! ... Ah! Ah! ...”

Elini uzattı, kolumun üstüne koydu. Dikkatle yüzüme bakıp sordu:

“-Rukiye. Söyle bana. Geçirdiğin bunca yıldan sonra de bana. Bahtiyar oldun mu, hayatını iyi yaşadın mı?”

Bir an dahi düşünmeden cevap verdim:

“- He Mustafa. Rahmetli çok iyi bir adamdı. Bir gün kalbimi kırmadı. Beni el üstünde tuttu. Allah izin verdi, ondan üç erkek evlat sahibi oldum. Sayesinde gün gördüm. Daha ne isteyebilirim ki!”

Yavaşça elini çekti, yine başını eğdi. Fısıltıyla konuştu:

“-Çok memnun oldum, Rukiye, çok!”

O sırada çok gürbüz bir çocuk bağırarak yanımıza geldi. Son torunuymuş. Evden merak etmişler, bekliyorlarmış.

Bastonuna dayanarak ayağa kalktı. Yüzüme baktı. Gözlerinde ne çok hüzün vardı. Dedi ki:

“- Rukiye... Sağlığım hiç iyi değil. Bir daha karşılaşmamız ötelere kalıyor zahir. Hakkını helal et !”

Beni dinlemeden arkasını döndü, boynunu büküp yavaş yavaş uzaklaştı. Ardından bakakaldım.

Garip bir hüzün gelip boğazıma dolandı sanki. Ben ona nasıl da sevdalanmıştım... Yüreğimde ne çok yer etmişti.”

Devam edemedi sözlerine, bir müddet sustu Rukiye teyze. “Eyvah! Gerisini anlatmayacak artık” diye hayıflandım. Dayanamayıp telaşla sordum:

“- Nasıl anladın sevdalandığını. Oraları anlat, ne olur, ne oluk Rukiye teyze. Hiç mi bir araya gelmediniz? Hiç mi belli etmedin? “

Yüzünde hafif bir kızgınlık belirdi önce:

“-Ne diyorsun sen! Arsızlık edip ona sevdalandığımı mı belli edecektim? Sonra onun gözünde yerim ne olurdu? Sevdayı saklamak gerek. Güzelliğini, masumiyetini korumak için onu yedi renge sarıp gönlün gizli bahçesinde büyüterek saklamak lazım. Arsız dikenler ortadadır. Niye dersin? Çünkü eğer güzellikleri varsa da onlar tuzaktır... Oysa hakikaten sevdalanmışsan hep seninledir o zor yük, yüreğinde açan kâinatın en güzel çiçeğidir. Sevdiceğin yanındadır sanki hep!

Derin bir nefes alıp söze devam etti:

“-Neyse… Birer gece arayla doğmuşuz. Önce ben... Komşumuzun oğlu... Annelerimiz çocukluk arkadaşı imiş... İtişe kakışa geçirdiğimiz çocukluk… Genç kızlığa geçişte başladı sevdam... Bilirsin, bizde kaçgöç yoktur. Ara ara yan yana oturur uzun uzun konuşurduk. O beni, ben onu görmeden edemezdik. Tuhaf bir bağ vardı aramızda hep. Bir bahane bulur, birbirimize söyleyecek şeyler icat ederdik. Çok maharetli idi. Tahtadan çok süslü kutular, sandıklar yapar, en güzellerini bana verirdi. Annelerimiz, babalarımız bizi iki kardeş gibi görürdü. Bir müddet sonra yaşım yirmilere gelince onun da bana kardeş gözüyle baktığına dair şüpheler içimi kötü kurtlar gibi kemirmeye başladı. Talipler gelip kapımızı aşındırır olunca çok direndim. Ne yalan söyleyeyim, çok güzel, çok maharetli bir genç kız olmuştum. Güzelliğim dillere destandı artık. Ama Mustafa ile her gün konuşmamıza, gülüşmemize, şakalaşmamıza rağmen ondan sevdaya dair, evliliğe dair tek bir cümle duymuyordum… Bazı geceler hüzünle gökyüzüne bakıp ağladığım, durumumu anlayamayıp çok sızlandığım da oldu. Ama kimselere demedim, diyemedim.”

Yine sustu Rukiye teyze. Öylesine etkilenmiştim ki ben de konuşamadım. Nasıl bir duygusuzdu bu sevgili ki böylesi bir güzelliğin ve masumiyetin sevdasını anlayamıyor veya yok sayıyordu...

O zamana kadar bizi sessizce dinleyen ninem hafifçe iç çekti:

“-Ama biz gençler onları birbirine ne kadar çok yakıştırırdık! Mustafa pek yakışıklı bir delikanlı idi. Bir de çok güzel bembeyaz atı vardı. Bütün kızlar bir araya gelince ondan hayranlıkla bahsederlerdi. Delikanlılar da Rukiye’den. Ama inatla ikisi de evlenmiyordu.”

“-Evet, dedi Rukiye teyze. Bunu ben de duyardım. Ama Mustafa’dan tek bir cümle bekledim hep. Ama söylemedi. Bir dünür daha gelmişti. Ben de sıkılıp kapının önüne çıkmıştım. Mustafa ile karşılaştık. Gelenleri merak etmiş. Ben de söyledim. Sebebini anlayamadığım bir sertlikle sordu:

“-Çok sevinçlisin herhalde... Bu ne acelecilik! Nasıl olsa evleneceksin bir gün!”

Öylece kalakaldım. Ağzımdan tek bir söz çıkamadı. Artık emindim ki Mustafa beni eş olarak hiç düşünmemişti. Ağlayarak içeri girdim. Onunla karşılaşmamaya, sevdamı yüreğime gömmeye karar verdim. İçimde yeşermeye murat eden o ümit filizini kökünden sökmeye çalıştım. Aradan yıllar geçti. Artık yirmili yaşların sonuna gelmiştik. Sonunda evlilik kararını babama bıraktım. Onun kararıyla evlenip İstanbul’a gelin gittim. Gelinliğimi giyerken bu sevda defterini kapatacağıma dair büyük yeminler ettim. Yıllarca çeşitli bahaneler bulup baba ocağına gitmedim. Onları hep İstanbul’da ağırladım. Neyse… Kocama iyi bir eş, çocuklarıma iyi anne olduğumu sanıyorum.”

Ninem içmeyi unutup bardaklarda soğuttuğumuz çayları tazeledi. Hiç sesini çıkarmadan yavaşça önümüze koydu. Rukiye teyze hüzünle konuşmaya devam etti:

“- Böyle idi eski sevdalar, bizim zamanımızda... “

Hikâye bu kadar mıydı? Ya Mustafa’nın gönlünde ne vardı? ... Bu hikaye böyle bitmemeli idi. Sordum:

“-Çeşme başı sohbetinden sonra karşılaştınız mı hiç?”

“-Hayır, dedi Rukiye teyze. Ama şehre döndükten sonra köyden öteki komşumuzun kızı ahretliğim Emine geldi evime. İki gün kaldı. Giderken bana çantasından çıkardığı bir kutuyu uzattı. Tahta, el yapması idi. Hemen tanıdım. Mustafa’nındı. Ahretliğim uzattı bana. Yavaşça açtım. İçinden çok güzel bir yemeni ve bir gümüş bilezikle yüzük çıktı. Yüzüğün üzerinde eski yazı ile “Sivas hatırası” yazılı idi. İçinde de Mustafa yazısını okudum. Şaşırmıştım. Emine çekine çekine konuştu:

“-Mustafa verdi bunları. Ağırlaştı. Yatakta. Biliyor musun sana çok sevdalıydı. Sen evlendikten sonra kendini dağlara vurdu... Bir derviş ile dost olana kadar divane divane gezindi. O derviş bir gün çok kızmış Mustafa’ya. “Divane Mecnun oldum, diye sızlanıyorsun, o kadar kolay mı, demiş. Sana bu sevdayı yaşatan Allah’a aşkın ne kadar?” O günden sonra Mustafa derviş ölünceye kadar dizinin dibinden ayrılmadı. Onun tavsiyesiyle, bulduğu kızla evlendi. Ama yan yana geldiğimizde hep seni anlatır, gizlice haberlerini öğrenmek isterdi. “

Şaşkınlığımı anlatmam mümkün değil. Farkında olmadan sordum:

“-Ne diye bana söylememiş ki!”

“-Hep söylemek istemiş... Gelir gelir bana anlatırdı. Beni de engellerdi. Kendim söyleyeceğim derdi. Sonunda söylemeye karar verip Sivas’a gitmiş, bu hediyeleri almış. Ama o gün sana dünür geldiğini görünce sana sormuş. Sen pek neşeliymişsin. Bütün cesaretini kaybetmiş. Bu kız beni aklının ucundan bile geçirmiyor, demiş... Bu kutu o günden beri bende. Sana vermemi istedi hasta yatağında.”

Yüzüğü kutuya geri koydum. Kapağı kederle kapattım. Emine’ye uzattım:

“-Emine! Bunu alamam. Sende kalsın. Bu gizli sevdasını da kimse duymasın. Yazık, hanımı ve çocukları var!. Üzülürler sonra”

Emine kutuyu alıp çantasına koydu. Ardından merakla yüzüme baktı:

“-Rukiye dedi. Böyle büyük bir sevdaya insan kayıtsız kalabilir mi? Sen de onu... Onu birazcık olsun sevmedin mi?”

“-Emine, dedim. Ben Mustafa’ya hiç o gözle bakmadım!”

Hayretle baktım Rukiye teyzenin yüzüne.

“-Rukiye teyze! Niye? Emine senin ahretliğin, kadim dostun değil mi?”

Hüzünle gülümsedi bana:

“-Elbette kadim dostum, dedi. Ama ya gider Mustafa’ya söylerse diye düşündüm.”

Hayretim daha da arttı:

“-Adamcağız yatağında bahtiyar olur, huzurla öteye geçerdi. Kötü mü Rukiye teyze!”

Başını iki yana salladı. Cevabı çok ibret verici idi:

“- Ama… Ben kendime evlenirken ne yeminler ettim kocama yürekten bağlı kalacağım, rüyalarımda bile ona sadık olacağım, en küçük bir düşüncemde bile vefasızlık etmeyeceğim diye. Kendim kendime verdiğim sözümü tutamazsam ben nasıl edepli insan olurum ki! Sonra kocam, Allah rahmet eylesin, her türlü hürmete, sevgiye layık bir adamdı. Ona büyük haksızlık olurdu. Ama galiba en çok da o deli çağlayanlar gibi beni sürükleyen sevdamın kirlenebileceğinden korktum. Biliyorsun, bunun için tek bir söz yeterlidir, Allah insanı el diline düşürmesin!

Yerimde öylece kalakalmışım! Biz, biraz mürekkep yalamışlar her şeyi çok iyi biliriz ya! Şu zamanda böyle bir sevda ve onu kirletmeden koruyabilmek ne büyük bir zenginlik, diye düşündüm. Böylesi bir sevdaya ancak diz çökülür, deyip sadece onun gözlerine hayranlıkla baktım. Nasıl da huzurluydular, nasıl da dingin ve sevgi doluydular…

Sonrası mı? Sonrası Mustafa birkaç gün sonra ahrete uçuvermiş. Anlatılan o ki selamlar vererek gülümseyerek…

Rukiye teyze ile ninem birkaç ay ara ile ebediyete yolcu oldular, Allah rahmet eylesin...

Kadın deyince aklıma o güzeller güzeli Rukiye teyze gelir. Edepli, erdemli, hayatı hikmet olan o nur yüzlü! Sevdası da, yüreği de hikmet dolu, masumca yaşayıp bu arz menzilinden tertemiz ayrılan o insan gelir.

Ne güzel misallerdir onlar ve ne hoş insanlardı. Hatırladıkça içimi hüzün dolu bir hasret kaplıyor.

Kimilerinin kadınımızı şahsiyetsizleştirip birer cinsel meta haline getirilmek ve böylece yozlaştırmak için ellerinden geleni yaptıkları, teşhirciliğin had safhaya yükseldiği, aşk adına, sevda adına büyük yalanların yaşandığı, kimi kadınların hedefe ulaşmak için her yolu kullandıkları zamanımızda Rukiye teyzelerimize ne çok ihtiyacımız var…. Başımızı o güngörmüş dizlere koysak ve onlar sabah yelleri gibi fısıltılı sesleriyle asıl sevdanın ve gerçek aşkın ne olduğunu bize anlatsalar ne güzel olurdu…

Suzan ÇATALOLUK

Thursday, May 20, 2010

Dua Üzerine...

– Üstad’ım, bize dua eder misiniz, dedi.

Uzak bir yoldan gelmişti. Eserlerini okuduğu Bediüzzaman’ı görmek, hayır duasını almak istemişti.

– İnşaAllah (c.c) kardeşim, dedi Bediüzzaman:

– Dua ibadetin özüdür. Kulun Rabbine en yakın olduğu andır.

– Adın neydi, diye sordu.

– İbrahim, diye karşılık verdi misafiri.

Bediüzzaman, uzunca bir liste çıkardı ve sonuna İbrahim’in de adını ilave etti.
Listede yüzlerce isim vardı.

– Üstad’ım, merak ettim. Bu liste nedir, dedi.

Bediüzzaman, listeyi başucuna koydu ve şöyle cevapladı:
– Nasıl ki bir yere mektup attığında, zarfın üzerine adresi yazarsan, gideceği yere doğru gider ve istenilen yere çabuk ulaşır. Aynı şekilde, dua edeceğin kimseyi de ismiyle anarsan aynı şekilde Cenab-ıhakkkın dergâhına öyle ulaşır.
İbrahim, başını salladı:

– Tamam Üstad’ım, dedi.

Bediüzzaman devamla şu dersi verdi misafirine:

Hem gıyâbî yapılan dua daha makbuldür. Çünkü ben senin ağzınla günah işlemedim, sen de bennim ağzımla işlemedin. Cenab-ı Allah (c.c) bir mü’minin diğer mü’min kardeşi için yaptığı duayı kabul eder.

Dua bir iksirdir, toprağı gümüş yapar, gümüşü de altın yapar.

Ömer Faruk Paksu
(Bediüzzaman’la Yaşayan Öyküler kitabından)

Wednesday, May 19, 2010

Peygamber Sofrasında...


Büyük bir ova ile bitişen bir dağın yamacında, güneşin hareretinin azaldığı sıralarda, kardeşlerle yere otumuş ders yapıyorduk. Ben, risaleleri yeni tanıyan genç bir kardeşin yanında oturuyordum.

Birden, ovada küçük küçük dairesel gölgeler gördüm. Yukarı baktım, gökten yüzlerce paraşütlü ve silahlı askerler iniyordu. Biz, ovadan 75-100 m. kadar yüksekteki dağın yamacında idik. Dağ ve ovanın bitiştiği yerde eski şehir harabeleri, asırlık ağaçlar ve bilhassa incir ağaçları bulunuyordu. İnen paraşütlü askerler, derhal harabelere koşup mevzileniyordu. Hemen akabinde, ufuktan toz bulutu gibi süvariler oraya doğru gelip, diğerleri ile savaşa tutuştular. Bu arada kardeşlerle susup hayretler içerisinde, hiç telaş göstermeden yalnızca onları seyrediyorduk. Fakat onlar bizim varlığımızdan haberdar değillerdi.

Her neyse… Süvariler, çok geçmeden diğerlerini harebede öldürüp, geldikleri gibi gittiler. Ben, yanımdaki kardeşe, ” Düşmanların her an gelip bizi de öldüreceklerini ve aşağıdaki silahlardan bazılarını kullanabildiğimi, ona öğreteceğimi ” söyledim. Aşağıya indik, ona bazukanın nasıl kullanıldığını gösterirken, arkamdan bir el omuzuma dokunarak:

- “Ali Uçar sen misin? ” dedi. Dönüp baktım ki, kırmızı sakalları göğsüne inen, deve yününden yapılmış ince bir cübbe içerisinde, nurani ve mütebessim bir zat:

- “Benimle gel, seninle bir yere gideceğiz! ” Ben, ” Arkadaşım da, gelebilir mi?” diye sordum. O, arkadaşıma döndü, tebessüm ederek:

- “Yooook, yooook….o, kalsın!” dedi. Bir kaç defa ısrar etmeme rağmen razı olmadı. Böylece yola koyulduk. Yolda yürürken o zat bana:

- “Bu günlerde hiç risale okudunuz mu?” diye sordu.

- “Evet” dedim. Yine sordu:

- “Orada Davud’un kıssası var mı? Ben yine “Evet” dedim. O zat:

- “Siz, yoksa Davud (a.s) mısınız? dedim. ” Evet” dedi. Bir müddet beraber yürüdükten sonra, bir hendek yanına geldik. Davud (a.s), bana:

- “Bismillahirrahmanirrahim diyerek karşıdaki kayaya atla! dedi. Onun dediğini yaparak karşıya geçtik. Daha sonra ikinci bir uçurumun ucuna gelince, Davud (a.s), bana yine:

- “Bismillahirrahmanirrahim de ve karşıya uç. Karşıda şöyle şöyle bir yere varacaksın!” diyerek bana karşı tarafta bir yer tarif etti. Sonra,

- “Anladın mı?” dedi. Ben ” Anladım ” deyince:

- “Bana tarif et!” dedi. Tarif ettim. Uçuruma bakınca, “Buradan nasıl atlanır?” diye içimden korku ve hayretle düşündüm. Fakat Davud (a.s), insana bakışları ve tebessümü ile güven veriyordu. Hem O, bir peygamber idi. “O’nun sözüne itimat edilir.” diye düşündüm. Ne var ki, bir peygamberden önce davranıp karşıya geçmek, edebe muhalif olur diye, “Önce siz geçin” dedim. Davud (a.s):

- “Önce sen geç, ben sonra geçeceğim” dedi. Ben de, besmeleyi çekip kendimi uçuruma doğru bıraktım. Ellerim önde, ayaklarım arkada, düz bir vaziyette karşıya doğru uçmaya başladım. Rüyada uçmak öyle zevkli, öyle bir lezzetli ki, anlatamam.

Her neyse… Karşı tarafa, tarif edilen yere vardım. Orada ayakta birkaç kişi konuşuyordu. Davud (a.s) yanımıza geldi ve onları bana tanıttı.

- “Bu Süleyman’dır” dedi. Ben, “Yani, Süleyman (a.s) mı ?” dedim. “Evet” dedi. Diğer birkaç peygamberi de, bu şekilde bana tanıttı. Ben, Davud (a.s) ‘a hasretle:

- “Bizim peygamberimiz nerede?” diye sordum. Davud (a.s), elini kaldırarak bir tarafa doğru işaret etti. Büyük bir iştiyakla o yöne doğru koşmaya başladım. Tam tepeye ulaşıyorum, ayağım kayıyor, otuz metre aşağıya düşüp, tekrar çıkmaya çabalıyorum. Nihayet yamacı aşarak, koşmaya devam ettim. Bol ağaçlı bir ormana girdim, gittikçe ağaçlar sıklaştı ve birden ağaçlar kesildi. Boyları göğsüme kadar gelen buğday başakları ile dolu bir düzlüğe çıktım. Ortada da bir patika yol vardı. Patika yola girer girmez, Cenab-ı Peygamber’i (a.s.m) gördüm. Büyük bir heyecan içerisinde selam verdim. Gülümseyerek selamımı alan Peygamberimiz:

- “Geldin mi, Ali?” dedi.

- “Geldim, ya Resulallah!” dedim.

O’nun gülümsemesi bana o kadar lezzet vermişti ki, tarif edemem. Adeta o gülümseme içime, iliklerime, bütün hücrelerime kadar işlemişti. Cenab-ı Peygamber (a.s.m) yüzü dolgun, yeni traş olmuş, heybetli, her tarafı nurani ve insana güven veren bir çehre içerisindeydi.

- “Ya Resulallah, bu sefer sizi çok iyi gördüm.” dedim. ( Cenab-ı Peygamber a.s.m’ı daha evvel, mükerreren zayıf görmüştüm.) Cenab-ı Peygamber (a.s.m), pazularını şişirerek, mütebessim bir şekilde:

- “Evet, çok iyiyim.” dedi. Ben buraya nasıl geldiğimi ve başımdan geçenleri anlattım. Savaştan bahsettim. Cenab-ı Peygamber (a.s.m) ciddileşmişti.

- “Onların ikisi de kafirdir. Sizlere bir zarar veremezler.” dedi. Cenab-ı Peygamber (a.s.m) ciddileşince, heybetinden dolayı insan taş kesiliyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m),

-”Arkadaşlar…” deyince, birden kendimi diğer peygamberlerin oluşturduğu bir halkanın içinde buldum. Demek ki, Resulullah (a.s.m) ile konuşurken öyle dalmışım ki, onların varlığının farkına varmamışım. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), konuşmasına devam ederek,

-”Sofrayı hazırlayın! buyurdu. Etrafımızdaki peygamberler, koşarak uzaklaştılar. Biraz sonra yemek yenecekti. Ben, Cenab-ı Peygamber (a.s.m) ile oraya doğru, O (a.s.m) önde, ben arkada yürürken, “Risale-i Nur okuduğumuzdan, talebe hizmetlerinden ve diğer hizmetlerimizden” bahsediyordum. Bu arada sofranın başına geldik. Sofra daire şeklinde idi. Cenab-ı Peygamber’in (a.s.m) oturduğu yerin hemem sağında Davud (a.s) ve ben vardım. Karşımdaki zatın kim olduğu zihnimi kurcalıyordu. Herhalde Yusuf (a.s) idi. Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen bütün peygamberler sofrada hazır bulunuyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m)’in önünde bulunan iki tabakta salata vardı.

Her ne ise… Cenab-ı Peygamber (a.s.m) diğer peygamberleri tanıtmaya başladı. Hemen yanındaki Davud (a.s)’ı överek tanıtmaya başladı. Bu arada sırtına hafif hafif vurarak, Kur’andaki bahislerinden de bahsediyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), sözünü bitirir bitirmez, ben Davud (a.s)’ın Risale-i Nur’da geçen kıssasını anlattım.

Davud (a.s) isminin, kıssasının risalelerde geçmesine pek memnun olmuş ve bu memnuniyetini diğer peygamberlere mimik hareketleriyle izhar ediyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), diğer peygamberleri de bu şekilde tanıttı. Ben de, her defasında onların kıssalarını, Risale-i Nur’da geçen yerlerden naklettim. Hepsi bundan memnun oldu.

Artık yemek nihayete erecekti. Cenab-ı Peygamber (a.s.m),

-” Misafirin duası makbuldür. Yemek duasını sen yap!” buyurdu. Ben, daha evvel ezberlemiş olduğum Sözler’deki duayı ve münacatın sonundaki duayı okudum:

-” Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerinin ve gölgelerinin asıllarını, menba’larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada da yedir. Bizi zeval ve teb’id ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başı boş bırakıp idam etme.”

” Ya Rabbi ve ya Rabb-es Semavati ve-l Aradin! Ya Halıkı ve ya Halık-ı Külli Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hakimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur’an’a ve imana hizmet için , insanların kalplerini Risale-i Nur’a müsahhar yap! Ve bana ihvanıma, iman-ı kamil ve hüsn-ü hatime ver. Hazreti Musa Aleyhisselam’a denizi, Hazreti İbrahim Aleyhisselam’a ateşi ve Hazreti Davud Aleyhisselam’a dağı, demiri ve Hazreti Süleyman Aleyhisselam’a cinni ve insi ve Hazreti Muhammed Aleyhisssalatü Vesselam’a Şems ve Kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a kalpleri ve akılları musahhar kıl!.. Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs’te mes’ud kıl! Amin, amin, amin!…( Şualar: 58 )

Bunun üzerine , Efendimiz Cenab-ı Peygamber (a.s.m),

-” Maşallah, ne güzel ve ne cami bir dua. Bu, Bediüzzaman’ın duası. Bir daha oku” buyurdu. Ben tekrar okudum. Cenab-ı Peygamber Efendimiz (a.s.m), yine:

-” Maşallah, ne güzel ve ne cami bir dua. Bir daha oku” buyurdu. Ben yine aşkla ve şevkle okudum. Bana üç kez okuttular.

Artık sofradan ayrılma zamanı gelmişti. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), ayağa kalkmıştı. Ben de vedalaşmak üzere yanına yaklaştım. İçimden, ” Ben sizin yerinizi öğrendim. Artık sık sık buraya gelirim” dedim. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.)’a

” Ya Resulallah, biz devamlı Risale-i Nur okuyoruz. Ben şimdi Nur talebelerinin yanına gidiyorum. Onlara ne diyeyim?” diye sordum.

Cenab-ı Peygamber (a.s.m.), mübarek parmağını havaya kaldırdı ki, diğer peygamberler gözleriyle takip ediyorlardı. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.):

-” Allah (c.c.) sizinle beraberdir” buyurdu. Sonra mübarek parmağını aşağıya, diğer peygamberleri gösterecek şekilde indirdi ve bir daire çizdi:

-” Arkadaşlarım da sizlerle beraberdir.” buyurdu. Sonra mübarek eliyle kendini işaret ederek:

-” Ben de sizinle beraberim” buyurdu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.), ciddileşmişti. Mübarek sesini yükselterek:

- “Devam edin!… Devam edin!… Devam edin!…” buyurarak, bana son mesajını verdi.

Efendimiz Cenab-ı Peygamber(a.s.m.) ‘dan ayrılmadan önce sıkıca sarıldım ve uyandığımda kendimi, ayakta buldum.”

Not: Her gün bir başka yere koşarak iman hizmetinde bulunan Ali Uçar Ağabey, yıllar önce gördüğü bir rüyayı anlattığında, bu hatırası arkadaşları tarafından teybe alınmıştı. Onun mübarek rüyasını, kasette kullandığı ifadelerle aynen aktarılmış. Mekanları Cennet olsun.

Allah c.c. rızasi için ruhlarına 3 İhlas 1 Fatiha…

Tuesday, May 18, 2010

Dört Mevsim




Bir zamanlar dört oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş. Bunun için her birinden, uzak bir yerde duran ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş.

İlk çocuk kış mevsiminde, ikincisi ilkbahar, üçüncüsü yaz ve sonuncu çocuk ise sonbaharda gitmiş ağacı görmeye.

Geri döndüklerinde babaları hepsini bir araya çağırmış ve ne gördüklerini sormuş.

İlk çocuk ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söylemiş.

İkinci çocuk itiraz ederek:
- Hayır, ağaç yeşillikle doluydu ve canlıydı demiş.

Üçüncü çocuk ise başka fikirdeymiş:
- Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim, demiş

Sonuncu çocuk kardeşlerinin ağaç hakkında yanıldığını, ağacı yanlış tasvir ettiklerini belirterek, hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerden müteşekkil, canlı ve hayat dolu olduğunu söylemiş.

Yaşlı adam oğullarının hepsinin haklı olduğunu belirtmiş. Hepsinin farklı mevsimlerde ağacı görmeye gittiklerini ve bundan dolayı dördünün de ağaç için yaptığı tasvirin doğru olduğunu söylemiş. Onlara bir ağacı ya da bir insanı kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını anlatmaya çalışmış.

Gerçekleri ancak sonunda dört mevsimi gördükten sonra görürsünüz.

Eğer kışın vazgeçersen, ilkbaharın nimetinden olursun, yazın güzelliğinden ve sonbaharın bütünlüğünden de...

Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.

Hayatınızı bir mevsim (bir dönem) yüzünden yargılamayın...

Sunday, May 16, 2010

Geceyi İhya Etmek...

İlk nâzil olan sûreler arasında yer alan Müzzemmil ve Müddessir sûrelerine, tebliğ ve irşad erlerinin geceleri kalkıp Rabbileri karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde olmaları gerektiği gerçeği etrafında örgülenmiş vahiy nakışları da denebilir.

Gece ibadeti bir ölçüde, inziva, halvet, teveccüh ve tebettül manalarını da ihtivâ eder. Aslında, bu tabirlerin bazıları Kur'an'a aittir. Nitekim Kur'an 'Ve tebbettel ileyhi tebtîlâ' (Müzzemmil Sûresi, 73/8) yani 'Allah'tan başka her şeyle bir ma'nada alakanı keserek kendini tamamen ona ver ve sadece O'nun marifeti, O'nun muhabbeti, O'nunla alakalı zevk-i rûhâniler ve O'nun tecellileri ile otur-kalk' tarzındaki bir üslupla bu önemli hususa işaret etmektedir. Bu ise, ancak, insanın kendini o işe hazırlaması, iradî olarak uykusunu, sıcak döşeğini terk etmesi ile gerçekleşebilir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve selem), peygamberlik öncesi dönemde belli ölçüler içinde inzivada bulunarak, her zaman Rabbisine yakınlaşma yollarını araştırıyor.. iç alemini, zaten temiz olan duygularını ve sürekli Hakk'a açık gönlünü, tıpkı günebakan çiçekleri gibi, mukabele arayışlarına bağlı götürüyor ve rasat ufuklarında gezdiriyordu. Yine o, rüyalarla berzahî derinliklere açılmanın, ledünnî düşüncelerle baş başa kalmanın yanında, ukba hayatının kapılarını aralayarak, Rabbisine kurbetini hızlandıracak ve akdes-mukaddes feyizlerin sağanak sağanak üzerine yağmasına vesile olabilecek her şeyi değerlendiriyor ve farklı bir düşünce haritası çiziyordu.

Misyon İnsanları

Şimdi, bu ölçüde ciddi ve fevkalade önemli bir göreve getirilen birinin bütün gece uyuması, böylesine önemli vazifenin gerektirdiği sorumlulukla uyuşmasa gerek. Öyleyse bu vazife ile muvazzaf olan kimse, geceleri kalkıp Rabbisine ibadet etmeli, hem öyle bir ibadet etmeli ki onun Yaratan'ı karşısındaki tavırları vazife ve misyonuna muvafık düşsün. İşte, bütün bunlara işaret sadedinde Kur'an diyor ki: 'Az bir kısmı hariç, bütün gece kalk, namaz kıl. Gecenin yarısı veya bunu biraz azalt ya da gecenin çoğu olsun.' (Müzzemmil Sûresi, 73/2-4) Neden? Zira böylesi bir misyon, insanî normları aşan bir fevkaladelik ister ve böylelerinin hayatları hep fevkaladelikler içinde cereyan etmelidir.. böyle cereyan etmek zorundadır.

Gecenin ihyâ edilmesi adına da şunlar söylenebilir: Gece, melekût âleminin kapılarının aralandığı, semâvî birtakım menfezlerin açıldığı ve ötelerin müşahede edildiği bir zaman dilimidir. Bediüzzaman'ın tespitiyle, teheccüdle gecenin ihyâ edilmesi, berzah âlemini aydınlatan bir projektördür. Abdullah b. Ömer'in rivayet ettiği bir hadis ve bir hâdise bu mevzuya ışık tutar. Bu hadiste Abdullah b. Ömer mealen diyor ki: 'Herkes rüya görür ve gelir Allah Resûlü'ne anlatırlardı. Ben de kendi kendime Keşke berzah âleminin kapıları bana da aralansa ben de bir kısım şeyler görsem ve gördüğüm şeyleri gelip İnsanlığın İftihar Tablosu'na anlatıversem; O da bunları tabir etse..' derken, bir gün rüyamda gördüm ki, iki zat beni kollarımdan tutup derdest ederek, derin ve alevli bir kuyunun başına getirdiler. O derince kuyunun içinden adeta bir hortum gibi döne döne alevler yükseliyordu. Anladım ki bu, cehennemdir. Beni başına getirdiklerinde, oraya atacaklar diye çok korktum. Allah'a sığınıp, 'Ya Rab' diye yalvarmaya başladım. Birisi bana dedi ki: 'Korkma! Senin için endişe edecek bir şey yok. Sen oraya girmeyeceksin.' Sonra uyandım ve ablam Hafsa'ya rüyamı anlattım ve bunun tabirini Resûlullah'a sormasını istedim. Ablam sorunca Allah Resûlü buyurdular ki: 'Abdullah b. Ömer ne güzel bir insandır; ama keşke geceleri ihyâ etse!'

Gece Kalkışın Hikmeti

Kur'an gece kalkışının hikmeti adına, şu değerlendirmeyi de yapar: 'Şüphesiz gece kıyamı daha tesirli ve sağlam bir kıraat adına da daha elverişlidir.' (Müzzemmil Sûresi, 73/6) Evet, geceler o büyülü enginlikleriyle, insanın ayağını yere sağlam basması, dediğini duyması, yaşadığını hissetmesi adına önemli bir ortam ve gönüllerin Allah'a (cc) açılacağı birer halvet koyu gibidirler.. ve mutlaka değerlendirilmelidirler. Gündüz insan değişik işlerle meşgul olur, zahiri duygularının dünyasında dolaşır ve onların tesirinde yaşar. Böyle bir şey, İnsanlığın İftihar Tablosu için, hele bizim anladığımız ma'nada asla söz konusu olmasa da, bendeleri gibi sıradan insanlar için her zaman bahis mevzuu olabilir. Öyle ise burada ayeti şöyle yorumlamak yerinde olur zannediyorum: Evet, sanki bu tembihle Allah, Resulü'nün şahsında bize: 'Siz gündüz şununla bununla meşguliyet içinde gâfilâne yaşıyor, kendi iç derinliklerinize yönelemiyor ve ötelerle irtibat kuramıyorsunuz; kuramazsınız da; zira bu hususta esas olan gecelerdir.' deniyor. Yani hiç kimsenin olmadığı bir zemin ve zamanda, insanın Allah'a yönelerek hicranla yanıp yakılacağı ve seccadesine baş koyup, gözyaşı dökeceği bereketli zaman dilimi gecelerdir. Bir O, bir de siz; içinizi dökerken sadece O bilecek ve siz de O' nun bilip görmesine göre bir tavır alacaksınız.

M. Fethullah GÜLEN

Saturday, May 15, 2010

Ağlamak...

Ağlıyorsun. Çünkü hüzünlüsün ve güçsüzsün.

Ağlıyorsun. İşte sen busun. Kırılgansın. İncinmişsin. İncitmişsin. Terk etmişsin. Terk edilmişsin. Varsın. Yoksun. Ayrısın. Birleşmişsin. Gitmişsin. Gelmişsin.

Hayat ayaklarının altından kayıyor. Yalpalıyorsun. Başın dönüyor. Zemin un ufak oluyor. Gökyüzündeki güneşe ve göğün maviliğine karşın duyguların griye dönmüş. Kalbine bulutlar toplanıyor. Boğazın sıkışıyor. Daralıyorsun. Çatlayacak kadar sıkışıyorsun. Boşalman gerek. Bir şekilde insanın içindeki basınç düşmeli. Dayanamıyorsun. Ağlıyorsun. Kalbindeki bulutlar gözyaşı sağıyor.

Ağlıyorsun. Ağlayabiliyorsun. Farkettin mi? Ruhundaki acılar kristalize oluyor. Gözyaşı oluyor. Hava kitlesinin soğuğa maruz kaldığında yağmura dönüşmesi gibi. Ruhun üşüyor. Titriyorsun. Çıplaksın. Korunmasızsın. Kendini koruyamıyorsun. Ruhun yardım edemiyor sana. Kalbin yardım edemiyor sana. Hep birlikte ağlıyorsunuz. Kalbin için de kendin için de ağlıyorsun.
Aç bir kedi görüyorsun. Aç bir çocuk dikkatini çekiyor. Yetim bir çocuk kalbine dokunuyor. Sararan yapraklar kalbini delip geçiyor. Özlüyorsun. Buram buram özlüyorsun. Ağlıyorsun.

Ağladıkça...

Kalbin delik deşik. Herşey seni yaralayabiliyor. Ne kadar naziksin. Ne kadar kırılgansın. Çünkü insansın.

Ağlıyorsun. Yorgunsun. Yaşamaktan yorgunsun. En çok gönül yorgunusun.. Yaşadıkların kalbinin tabanına birikti. Belki çok şey yaşamadın. Ama çok ağır şeyler yaşadın. Kalbini deliyor sanki yaşadıkların. Ağlıyorsun. Kalbini yıkıyorsun. Biraz da olsa gevşiyorsun.

Ölüm meleği şu an gelse itiraz etmeyeceksin. Dünyanın içindesin. Ama dünyadan soğumuşsun. Gitmek istiyorsun. Öteye geçmek istiyorsun. Ağlıyorsun. Neye mi? Herşeye. Herşey üstüne üstüne geliyor sanki. Çaresizsin. Boşluktasın. Hayattasın ama hayatta olduğunu hissedemiyorsun.

Dur. Ağladığın için zayıf olduğunu mu söylüyorsun? Sakın söyleme bunu. Lütfen söyleme. Hadi geri al sözünü. Çünkü insansın. İşte bu yüzden meleklerden üstünsün. Çünkü melekler gözyaşı dökemez. Çünkü meleklerin kalbi delik deşik olamaz. Çünkü melekler gönül yorgunluğu nedir bilemezler.

Ağlayan insanlara üzülmüyorum biliyor musun? Ağlayan bir insan gördüğümden “neden ağlıyorsun, ağlama, güçlü olmalısın” demeyi çok uzun yıllar önce terkettim. Ağlayan bir insan görsem gözyaşlarını silmek için bir mendil uzatmak geçer içimden. Bu bana dünyanın en kutsal davranışlarından biri gibi gelir. Çok yıllar önce ruhumun keskin bir acıyla üşüdüğü bir anda en sevgili arkadaşımın bana sarılıp cebindeki mendili gözyaşlarımı silmek için verdiği gibi. O mendil kağıttan değil bezden gri renkli bir mendildi. Hayatta en sevdiğim şeylerden biri nedir biliyor musun? Ağlayan bir insana mendil uzatmak. Eğer sen ağlarken sana mendil uzatacak biri yoksa, bu sen olmalısın.

Ağlayabiliyorsun. Ne kadar güçlüsün. Meleklerden bile üstünsün.

Mustafa ULUSOY

Friday, May 14, 2010

Ayrıl(ş)mak...

TOPRAĞA DİKİLEN fide sonbaharda sökülüyor. Kenetlenen eller çözülüyor. Yağmur topraktan buharlaşarak ayrışıyor. Gece gündüzden ayrılıyor. Tahtaya çakılan çivi paslanarak kopuyor. Otobüs garajdan aslında onlarca ayrılık götürüyor. Okullar kapanıyor. Sınıflar ıssız ve sessiz kalıyor. Vapur iskeleden uzaklaşıyor. Kız oğlandan soğuyor. Oğlan kızdan soğuyor. İki kalp birbirinden kopuyor. İki ip birbirinden çözülüyor. Ülkeler arasına sınırlar konuyor. Bebeğin bedenindeki ruh alınıyor. İnsan nefesini dışarı veriyor. Çocuk babasının elinden büyüdüm artık diye kurtuluyor. Birbirine sarılmış iki insanın birbirinden çözülüyor. Kuş daldan uçuyor. Şeker çayın içinde eridikten sonra bedende çaydan ayrışıyor. Su oksijen ve karbondioksite dönüşüyor. iki insan göz göze gelemiyor. Evden misafir gdiyor. Adam ayakkabısını ayağından çıkarıyor. İnsanlar maçtan sonra stadyumdan ayrılıyor. Gökyüzündeki bulutlar dağılıyor.

Birbirine eklenen anlar kopuyor. Geçmiş ve gelecek kayboluyor. Sadece anlar kalıyor.

Ortaklar ayrılınca şirket tasfiye ediliyor. Çocuğun kardeşi ölüyor. Kitabın cildi eskiyor ve sayfalar dağılıyor. Kolilerde dizili mallar çıkarılarak birbirinden ayrılıyor. Kuşlar gökyüzünden dağılıyor. Adam başka bir şehirdeki arkadaşıyla buluşmasından sonra yaşadığı şehre tekrar dönüyor. Ağlıyor. Sözcükler dağılıyor. Cümleler parçalanıyor. İnsan susuyor. Yiyecekler mideden bağırsağa sonra karaciğere götürülerek en küçük parçalarına ayrılıyor. Evde toplanan altı kişiden herbiri kendi evine dağılıyor. Moleküller atomlarına parçalanıyor. Sinemada film bitiyor. Seyirciler dağılıyor. Sinema salonu boşalıyor.

Yıl parçalara ayrılıyor. Mevsimler ve aylar oluyor.

Tesbihin ipi kopuyor. Taneler etrafa saçılıyor. Hiçbirinin sırtını dayayacağı tane kalmıyor. Bebeğin anneya bağlandığı göbek bağı kesiliyor. İnsan anlamsızlıkla hayata tutunamıyor. Kubbenin taşları düşüyor. Çocuğun başındaki toka çıkıyor ve saçları dağılıyor. Raflardaki kitaplar karışıyor. Kaldırım taşları yerinden çıkıyor. Ay ve güneş birbirinden ayrılıyor, kıyamet kopuyor, zaman duruyor. Işık prizmada yedi renge ayrışıyor. Kalp, ruh, beden, akıl, vicdan, şuur arasındaki bütünlük bozuluyor; “kendimi darmadağınık hissediyorum” diyen bir insan oluyor.

Bir Kudret eli herşeyi yerinden oynatıyor, birbirinden ayırıyor, kainatı her daim tasfiye ettiriyor, durulaştırıyor.

Varolan herşeyin birbirinden ayrışmış haline dönüşüm ve değişim halinde ve durulaştırılmış kainat deniyor.

Varoluş ayrışmaktır. Ayrışmak ise durulaşmak , yeni bir hale dönüşmek, yeniden yeniye yaratılmaktır. Varlıkta ayrışma Mutlak Bir Varlığın herşeyi durulaştırmayı irade etmesi sonucudur. Mutlak Varlık herşey arasındaki bütünlüğü ayrıştırarak kainatı çalkalıyor ve yeni bir bütünlük yaratıyor. Ayrılma ve ayrışma kainatı bozmuyor, kainatın yüzünü temizliyor, inceltiyor, düzeltiyor.

Ayrılma ve ayrışma ile kainatın yüzüne serpiştirilen fanilik nihai tasfiye ve durulaşma olan kıyametin küçük örnekleridir.

Nihai ayrışma kıyamet ile olacaktır. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, inanmak ile inkarcılık biribirinden sonsuza dek ayrıştırılacak ve birbirleriyle bir daha biraraya gelemeyecekler ve buluşamayacaklardır.

Sonsuza dek bir daha ayrılık ve ayrışma yaşamak istemeyenler bu dünyanın geçiciliğine ve geçici ayrılıklarına razı olmalıdır. Narsistleşmiş benliklerin en önemli özelliklerinden biri ayrılma ve ayrışmaya isyan etmeleri ve bu ayrılma ve ayrışmayı becerememeleridir. Bu narsistleşmiş benliğin dünyaya ve içindekilere olan tutkusunun sonucudur.

Durulaşmak isteyenler ayrılma ve ayrışmayı bilmelidir. Bunu başaramayanlar bu dünyayı sonsuz görenlerdir. Bu dünya sonsuz değil sadece sonsuzluğun kazanıldığı yerdir.

Mustafa ULUSOY

Birleşmek...


TOPRAĞA FİDE dikiliyor. İki insanın elleri birbirine kenetleniyor. Yağmur toprakla buluşuyor. Nehir denize bitişiyor. Gece gündüzle buluşuyor. Tahtaya çivi çakılıyor. Otobüs garaja onlarca buluşma getiriyor. Okullar açılıyor. Sınıflar çocukla doluyor. Vapur iskeleye varıyor. Kız oğlana aşık oluyor. Oğlan kıza aşık oluyor. İki kalp birbirine bağlanıyor. İki ip birbirine bağlanıyor. Doğu almanya ile batı almanya arasındaki sınır kalkıyor. Bebeğin bedenine ruh üfleniyor. İnsan nefesini içeri çekiyor. Çocuk babasının elinden sıkıca tutuyor. İki insan birbirine sarılıyor. Kuş dala konuyor. Şeker çayın içinde eriyor. Oksijen ile karbondioksit tepkime veriyor. İki insan göz göze geliyor. Eve misafir geliyor. Adam ayakkabısını ayağına geçiriyor. İnsanlar stadyuma toplanıyor. Gökyüzüne bulutlar toplanıyor.

Tuğlalar üst üste konuyor. İki hücre birbirine bağ dokusu ile tutturuluyor. Ağacın kökleri toprağın içine doğru ilerliyor. Odunun yavaş yavaş yanıyor. Su kaynamaya başlıyor. Çarkların dişlileri birbirinin içine geçiyor. Sünger suyu emiyor. Dalın ucuna yeşil bir yaprak tutturuluyor.

Anlar birbirine ekleniyor, tutturuluyor. Zaman yaratılıyor.

İki şirket bir birleşiyor. Çocuğun kardeşi oluyor. Kitabın sayfaları ciltleniyor. Fabrikada üretilen mallar kolilere konuyor. Kuşlar gökyüzünde toplanıyor. Adam başka bir şehirdeki arkadaşıyla buluşuyor. Sözcükler birbirine bağlanıyor, cümleler kuruluyor. Camide insanlar birlikte secdeye varıyor. Mahalleli oybirliği ile muhtarı seçiyor. Yiyecekler mideye iniyor, bedenle bütünleşiyor. Akşam 6 kişi bir evde toplanıp kitap okuyor. Atomlar biraraya getiriliyor. Moleküller bir araya getiriliyor. Sinema salonuna 100 kişi geliyor.

Uçak havaalına iniyor. Güneş doğuyor. Hayat başlıyor. Dolma kaleme mürekkeb konuyor. Kalemin ucu kağıdın üzerinde kayıyor. Elbise askısına asılıyor. Masanın parçaları vidalanıyor. Ağacın bir çok dalı oluyor. Çocuk uzun süredir göremediği teyzesiyle buluşup yemek yiyor. Milyonlarca bilgisayar internet ağı ile birbirine bağlanıyor. Kabenin etrafında insanlar birlikte dönüyor. Terzi büyük bir itinayla iki kumaş parçasını dikiş makinesinin iğnesinin altında birleştirmeye çalışıyor. İnce iplikler birleşiyor kalın ipler oluyor.

Dört mevsimin birleşmesine yıl deniyor.

Tesbih taneleri yan yana diziliyor. Herbiri sırtını ötekine dayıyor. Bebek anneye göbek bağıyla bağlanıyor. İnsan hayata anlamla tutunuyor. Kubbenin taşları birleşiyor. Çocuk saçlarını tarıyor ve tokayla onları birleştiriyor. Kitaplar raflara diziliyor. Kaldırım taşları yan yana diziliyor. Ay ve güneş birleşiyor; zaman oluyor. Yedi renk birleşiyor, ışık oluyor. Kalp, ruh, beden, akıl, vicdan, şuur vb biraraya getirliliyor; insan oluyor. Bir Kudret Eli herşeyi birbirine bağlıyor, bütünleştiriyor.

Varolan herşeyin birleşmiş haline kainat deniyor.

Varoluş birliktir. Birlik ise birleşmektir. Birleşemeyenler birlik olamazlar. Varlıkta birlik Mutlak Bir Varlığın herşeyi birleştirmesi sonucudur. Herşey arasında ki birliği ancak Mutlak Bir olan yaratır.

Ancak dünya fanidir. Mutlak Bir öyle irade etmiştir.

Kuvvetli bir fanilik rüzgarı geliyor ve bu seferde ayrıl(ş)mak başlıyor.

Mustafa ULUSOY